27 Mart 2012 Salı

"Acclimatization"


"Already she is adapting herself, as she will adapt herself to every new regime. This morning I even heard her talking reverently about 'Der Führer' to the porter's wife. If anybody were to remind her that, at the elections last November, she voted communist, she would probably deny it hotly, and in perfect good faith. She is merely acclimatizing herself, in accordance with a natural law, like an animal which changes its coat for the winter. Thousands of people like Frl. Schroeder are acclimatizing themselves. After all, whatever government is in power, they are doomed to live in this town." Christopher Isherwood, Goodbye to Berlin.

Isherwood'un fiziksel koşullara göre kılık değiştiren hayvanına gelin "bukalemun" diyelim. Politik koşullara göre hallenen bukalemunlar her zaman güncel. Benim de aklıma zamanında Halk Parti için köy köy dolaşıp kendi çapında propoganda yapan, şimdilerde ise RTE müridi olan büyükbabacığım geldi ve daha niceleri...

8 Mart 2012 Perşembe

Üç kuruşluk aforizma



"Ama, bunca yolculuktan sonra biliyorsun ki, kimse -uzun yıllar nehirlerde dolaşmış bir tekne bile- dolaştığı suların derinliklerini tanıyamaz. Tıpkı varoluş gibi." Demir Özlü, Berlin'de Sanrı, Ada Yayınları, 1987.

7 Mart 2012 Çarşamba

İyi Kitap, Sayı. 37, bir diğer yazı


Okyanus dibinde bir yaşam…
Kat Falls, Karanlık Yaşam’da, Jules Verne’den Ursula K. Leguin’e, Isaac Asimov’dan Aldous Huxley’e, bilimkurgu türüne kelimenin tam anlamıyla taptaze bir soluk getiriyor. Bizi yaşamın okyanuslar altına taşındığı apokaliptik bir evrende sorularla ve heyecanla baş başa bırakıyor.


Denizler altında fersah fersah genişlikte bir dünya. Ancak belgesellerde görebileceğiniz, sadece okyanusun derinliklerinde yaşayan türlü türlü deniz canlısı. Güneş ışınlarının denizin dibinde oluşturduğu yansımalarla parıldayan kumlar ve aheste aheste salınan yosunlar. Sıkı durun. Şimdi, okyanusların dibini düşündüğümüzde çoğumuza büyüleyici ve huzurlu gelen bu manzaraya yeni şeyler ekleyeceğiz. İnsanları! Hayır; dalgıçları, denizaltılarıyla sularda süzülen insanları ya da Andersen masallarından fırlamış denizkızlarını değil; bu sefer, yeryüzünde yaşayan kanlı canlı bizleri, üzerimizde dalgıç kıyafetleri ya da suda nefes alabilmemizi sağlayacak hiçbir gerece ihtiyaç duymaksızın suyun altında düşleyeceğiz. İşte Kate Falls, Karanlık Yaşam adlı romanında bu fanteziden hareketle denizler altında yepyeni bir dünya kurguluyor.


Dünyayı bekleyen kıyamete dair senaryolardan birisi de dünyanın sular altında kalacağı yönündedir. Kate Falls, her daim gündemimizde olan büyük depremlerin olması ihtimaliyle son yıllarda sayıları artan tsunami olaylarını birleştirerek, bunların gerçekleşmesi sonucunda yeryüzündeki yaşamın okyanuslar altına taşındığı apokaliptik bir evren tasarlamış.

KARANLIK DÜNYA

Yeryüzünde yaşamaya devam eden bir avuç insan, büyük toplu konutlarda, özel yaşam alanları olmadan yaşamaya çabalarken, insanların büyük kısmı okyanusun dibinde koloniler kurup, özerk devletlerinin sınırlı sayıda da olsa sağladığı imkânla yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyor. Bu yaşam düzeninde okyanus çiftlikleri insanların en önemli faaliyet alanı. Deniz altı kolonilerinde doğan ilk çocuk olan, romanın kahramanı Ty’ın da en büyük hayali, bir an önce 18 yaşını doldurup kendi çiftliğine sahip olmak ve deniz altı insanlarına yiyecek tedarik edebilmek. Ty bir gün, deniz altında yaşadığını düşündüğü ağabeyini aramaya gelen Gemma ile karşılaşıyor ve ikisi “Karanlık Dünya” denilen bu yaşam biçiminin hem karanlık hem de güzel sürprizleriyle karşılaşacakları bir yola giriyorlar.


Yazarının ilk romanı olan Karanlık Yaşam, Jules Verne’den Ursula K. Leguin’e, Isaac Asimov’dan Aldous Huxley’e uzanan bir kulvarda en heyecan verici örneklerini gördüğümüz bilimkurgu türüne kelimenin tam anlamıyla taptaze bir soluk getiriyor. Zaman zaman kurgunun takip edilmesinin zorlaşacağı kadar özgün ve bol sayıda detaya sahip bir evren karşımızdaki. Meselelerinin çokluğu da cabası. Dış dünyanın her daim mücadele edilmesi gereken bir yer olduğu bir düzende, “Düzen ne işe yarar?”, “Asıl korkulması gereken haydutlar kimdir?” gibi soruları son derece akıcı bir olay örgüsünün içinde fark ettirmeden soruyor yazar.

DENİZ ÜSTÜ İNSANI

Ty’ın sesinden dile gelen roman, aynı zamanda onun ve hayatına yeni giren deniz üstü insanı, arkadaşı Gemma’nın olağanüstü şartlarda büyümeye çalışmasını da konu ediniyor. Hiçbir zaman aile duygusunu tadamamış olan Gemma’nın tek isteği, deniz altında yaşadığına inandığı ağabeyini bulmak ve artık onunla yaşamak. Ty’ın ise 18 yaşını doldurup çiftlik sahibi olma hayalinin gerçekleşmesi o kadar kolay değil, çünkü kendilerini güvende hissedebildikleri düzenleri tehdit altında. Ty, insanların artık su yüzeyine çıktıklarında yüksek dereceli güneş yanıklarına maruz kalabildikleri bu “karanlık” dünyada doğan ilk çocuk olduğu için, sorumluluk gerektiren, ayrıcalıklı bir konumda.


Roman, bu özel şartlarda büyümenin yanı sıra, insanın insan olmaya devam ettikçe her ne koşulda olursa olsun taşıyacağı duygulara yer vermeyi ihmal etmiyor. Sistem karşıtlarının, deniz korsanlarının, haydutların, denizaltılarda işlenen cinayetlerin, yaşam mücadelesinin ve terörün ortasında, aile olmanın verdiği huzur ve aşk beliriyor. Omzunda taşıdığı sorumluluğun bilinciyle ve mizacı gereği sağduyulu bir çocuk olan Ty ile onun karşısına delifişek cesaretiyle dikilen Gemma’nın karakterinin zıtlığı, ikisi arasında gelişen dostluğu ve aşkı etkileyici kılıyor. Sevdiği erkekle yaşayabilmek için denizkızı olmaktan vazgeçen âşık denizkızının hikâyesinin bir anlamda tersyüz edildiğini söyleyebiliriz. Hazır karakterlere değinmişken, Karanlık Yaşam’ın son zamanlarda karşımıza çıkan en ilgi çekici ve “görünür” kız karakterlere sahip olduğunu söylemek gerekir. Gemma’nın dışında, Ty’ın kızkardeşi Zoe bütün nevi şahsına münhasır özellikleriyle hikâyeye renk katıyor ve gerçek bir kahramandan beklenenleri gerçekleştiriyor.


Kate Falls’un bu yepyeni evreni bizlere sunarken, ona özgü bir yazın dili yaratmış olduğunu görüyoruz. Örneğin, bu “karanlık” okyanus dibi insanlarının heyecandan midesi kalkmıyor, “mideleri kancaya asılmış bir mezgit gibi çırpınıyor.” Bu kitabın devamında, “daha derin sularda” edebiyat adına neyle karşılaşacağımızı bilemiyoruz ama Falls’un da bilimkurgu türünün kumlarına şimdilik bir “kanca atarak” bizi heyecanlandırdığını söyleyebiliriz.

Karanlık Yaşam

Kate Falls

Çeviren: Münevver Çelik

Tudem Yayınları, 310 sayfa

İyi Kitap, Sayı.37


Dosya: Edebiyatta çocuğa görelik... nedir?
Çocuk edebiyatında karanlık tutum...
Nilay Kaya, Şebnem İşigüzel’in Annem, Kargalar ve Ben adlı resimli çocuk kitabını, üslubu ve konuyu ele alış tarzıyla çocuğa uygunluğu bağlamında değerlendirdi. Çocukları hayata hazırlamak kaygısıyla çocuk edebiyatında her konunun ele alınabileceği görüşüne farklı bir açıdan mercek tuttu.


“Annem yalan söyledi... Dadım yalan söyledi... Öğretmenim yalan söyledi. Bana söylenenlerin tam tersi bir dünyada ne yapılabileceğini ben nereden bilebilirim ki...” Bu sözler Bernard Shaw’a ait. Dergimizin edebiyatta çocuğa görelik konusunu gündemine aldığı bu sayıda, Shaw’un bu sözleri, meseleyi bizzat çocuğun meselesi edinmesi bakımından anlam taşıyor. Özellikle çocuk ve gençler için yazılan edebiyat eserlerinde içerik sorunu bağlamında, insana ve dünyaya dair her şeyin bu yapıtlar için konu olabileceği fikrini barındırıyor bu cümle. Gerek okul öncesi gerekse okul çağındaki çocuklar için ölüm, savaş, şiddet gibi tüm olumsuzlukların onlar için yazılan kitaplarda konu edinilebileceğini pekâlâ savunabiliriz –ki bu görüş sıklıkla benimseniyor–. Onlara dünyayı tozpembe gösteren metinlerin, “korumacı bir yaklaşım” adına çocukları hayata dair gerçekliklerden uzaklaştırdığını ileri süren bu görüş de aslında kendi içinde başka türlü bir korumacı yaklaşıma sahip: çocukları dış dünyanın gerçekliğinden soyutlanmış, sırça köşkte bir yaşam anlayışı tehlikesinden korumaya yönelik bir yaklaşıma. Karşıt görüşü “korumacılıkla” itham eden bu anlayışın, hayata Pollyanna naifliğinde bakan metinlerin günümüzde artık çok da yazılmıyor olduğunu göz ardı ettiğini düşünüyorum. Aslında, çocukları üzmemek adına onlara her şeyi anlatmamayı seçerken de, gerçekliklerden uzak kalmasınlar diye her şeyi anlatırken de, onları korumaya yönelik bir içgüdümüzün olduğunu kabul etmeliyiz.


Mesele, Shaw’un anlayışıyla çocuklara yalan söylememek, onlara her şeyi anlatmaksa, burada asıl dikkat edilmesi ya da tartışılması gereken, ele alınan konunun “nasıl” ele alınacağı olmalıdır. Hangi yaş kitlesine yazarsak yazalım, “iyi edebiyat” eseri yaratmak her zaman için başlı başına bir kaygıdır, ancak çocuklara hitap etmek istediğimiz zaman, yetişkinler için bile baş etmesi yeterince meşakkatli olan meseleleri “nasıl” ele alacağımız bir sorumluluk konusu olmalıdır. Bu düşünce, çocukların düş dünyasını, iradesini, dış dünyayla yüzleşme kabiliyetini hafife almak değildir. Dünyada şiddet de var, cinsellik de var. Her akşam televizyonda izlediğimiz haberleri çocuklarımız izlediği zaman belki de daha çok endişe duymalıyız, ancak kendi seçimlerimizle duygu ve düşünce dünyamıza dâhil ettiğimiz edebiyat söz konusu olduğunda, çocuk psikolojisi alanında çok da ikircikli olmayan temel kaygıları bağnazca bir “korumacılık” olarak görmemek gerekir. İletişim Yayınları’nın Çocuk Kitapları dizisinden çıkan yenice bir kitap, Şebnem İşigüzel’in Annem, Kargalar ve Ben adlı eseri bu bağlamda incelenmesi gereken bir çalışma.


Annem, Kargalar ve Ben
annesi ciddi bir hastalıktan muzdarip olan bir kız çocuğunun gözünden yazılmış. Ancak o kızın büyüyüp yaşadığı o günlere bugünden baktığını, çoğunlukla bir yetişkin diliyle konuştuğunu söylememiz lazım. Annesinin hasta olduğu günleri bugünden bakarak anlamlandırmaya çalışıyor. Ne var ki bir yetişkinin geçmişte yaşadıklarına şu an bir anlam bulması değil söz konusu olan: Bir çocuk evde neler olup bittiğini nasıl anlamıyorsa, anlatının öznesi olan bu çocuk da anlamıyor. Yazar, çocuk gözünden olup biteni anlamlandıramama halini, her ne kadar çocuk diliyle anlatmaya çabalasa da anlatıda karşılaştığımız imgelem ve yorumlama ise bunun aksini gösteriyor. Annesi hasta olduğu için üzüntü ve kaygı duyan bir çocuğun ruh halinin tozpembe olamayacağı malum, ancak metni çevreleyen karga imgesi daha çok palyaçoları ve oyuncak bebekleri korku filmi malzemesi yapan “yetişkin” bir anlayışı hissettiriyor ve rahatsızlık verme hissi amacı güdüldüyse eğer bunu ziyadesiyle gerçekleştiğini söylemeliyim.


Annesi hasta olduğu için evde yardımcı bir kadın tarafından bakılan karakterin bir noktada babaannesi tarafından saçları kesiliyor. Bunun nedenini anlamak için metinden alıntı yapalım: “[...] çünkü annesi hasta bir çocuğun saçları düğüm olur açılmazdı. Bitlenir, bitten kurtulmazdı. Kaşımaktan kafası yara olurdu. Annesi hasta çocuğun saçları bir öbek çalı gibi başının üstünde toplanırdı. ‘Ay ne çirkin şey bu!’ derlerdi.” (s.15) Psikolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkmasından çok önce bile çocukların saçlarını ve tırnaklarını kestirmekten hoşlanmadığı, hatta bundan rahatsızlık duyduğu bilinir. Bu durum masallara da konu olmuştur. Saç kesme, toplumsal boyutta insanları tek tipleştirmeye yönelik doğrudan bir hamle olduğu gibi, başka bir kişinin bedeni üzerinde hâkimiyet kurmanın çok açık bir göstergesi olmuştur hep. Üstelik cinsiyet rolleri devreye girdiğinde, bir kızın saçının kesilmesi, onu erkekleştirmek üzere gerçekleştirilen bir eylem; psikolojik boyutta, kızın benliğine, cinsel kimliğine apaçık bir saldırı ve cezalandırma olarak değerlendirilmeye müsaittir.

EMPATİ VE CEZALANDIRMA

Romandaki kız çocuğuna annesi hasta olduğu için saçlarının kesilmesi gerektiğinin söylenmesi, mevcut duygusal durumdaki çocuğun karşı koyamayacağı bir argümandır ve üzerine gerçekleşen saç kesme eylemi bu durumda bir istismara işaret eder. Çocuk, annesi hasta olduğu için adeta cezalandırılır. Annesi hasta yatağındayken, balkonda kargaların seyri eşliğinde saçı kesilen küçük kızın haleti ruhiyesini okuyan bir çocuk okurun, özdeşim kurma yeteneğinin gelişmesinden ziyade, sebebini bilinç düzeyinde çözmediği bir cezalandırılma korkusunun, psikolojinin terimleriyle konuşacak olursak belki “hadım edilme” korkusunun –üstelik bunu biz “yetişkinler” gibi adlandıramamanın verdiği tedirginlikle depreşme ihtimali çok daha yüksektir.


Kitabın geneline hâkim olan imgelem dünyasının taşıdığı yetişkin işi karamsarlık, daha önce değindiğim gibi, yazarın, anlatıcının yetişkin mi yoksa çocuk mu olduğunu muallâkta bırakmasıyla kanımca bir anlatı kusuru. Bunun yanı sıra aynı imgelem dünyası, yetişkinler için yazılmış kitaplarda hayli modernist ve dekadan olarak tabir edilebilecek karanlık bir anlatı denemesi olabilecekken, ilköğretim dönemindeki çocuklara hitap eden bu kitapta genç okura karanlığı boca etmekten başka bir sonuç doğurmuyor ne yazık ki! Annesinin hasta olduğu günlerde geceleri yatağını daha sık ıslatmaya başlayan karakter, bakın bu konuyu nasıl dillendiriyor: “Uyanınca korkunç bir acı hissettim. Avaz avaz ağlayarak annemin hastalığı karşısında duyduğum acının çelimsiz bedenimde izlediği yolu tarif etmeye çalışıyordum. Kalbimi gösteriyordum. ‘Tam burada!’ Sonra yatağımı ıslatmaya başladım. Sabahları bir ucundan benim, diğer ucundan Zülfiye’nin tuttuğu çişli yatağımı bir ceset gibi sürükleyerek arka balkondan çıkarır olduk.” Alıntıda benim vurguladığım “ceset” benzetmesi, metnin imgelem dünyasının çocuk okurda bırakacağı duygusal ve psikolojik etki adına yeterli bir örnek olsa gerek. Bu kitaptaki karakterle özdeşim kurabilen, hatta onun yaşadıklarına benzer deneyimler yaşayan bir çocuğun bu satırlarla karşılaştığında vereceği düşünsel ve duygusal tepkinin bir başkası için üzülebilme ya da kendi de aynı şeyleri yaşadığı için yalnız olmadığını hissedip rahatlama olacağını düşünmek ne kadar mümkündür? Kaldı ki cesetler, üzücü olmaktan çok korkunç ve rahatsız edicidir.

MUTLU SON YETER Mİ?

Kitap boyunca devam eden “karanlık anlatı” mutlu sonla bitiyor. Metni kurmaca ilkeleri açısından değerlendirdiğimizde, karşımıza çıkan bu “beklenmedik” sonun gelişi, olay örgüsünün bağlandığı noktanın ikna edici olmamasına yol açıyor. Sanki yazar, olay örgüsünün sonuna kadar karanlığı çekici kılarak, okuru irkiltme gibi yetişkin edebiyatında değer bulabilecek kurmaca kaygılarını baş tacı etmiş, hikâyenin sonuna geldiğinde ise yazdığı metnin çocuklar için olduğunu hatırlayıp “çocuğa göre” bir son, yani mutlu bir son yazıvermiş. Sonradan Şebnem İşigüzel’le yapılan bir söyleşide yazarın “Sonunu mutsuz bitirmeye içim elvermedi, değiştirdim,” şeklindeki beyanıyla karşılaşınca şaşırmadığımı söylemeliyim.


Çocukluğumuzda okuduğumuz “Kibritçi Kız” benzeri masalların, bazı Ömer Seyfettin hikâyelerinin, Kemalettin Tuğcu romanlarının yarattığı ajitasyona dayalı duygusal etkiyi bugün bile taptaze buluyor ve zaman zaman bu metinleri pedagojik açıdan eleştirebiliyoruz. Annem, Kargalar ve Ben’i okuduktan sonra bu yapıtları sadece çocuklara üzücü hikâyeler aktaran yapıtlar olarak görüyorum. İşigüzel’in çocuklara yazdığı bu kitabın ise, yazarın modern Türk edebiyatının dalması cüret isteyen derin ve karanlık sularında yetişkinler için konuşturduğu üslubuyla, üzücü hikâyeleri çocukları üzerek, hatta üzmekten daha fazlasını yaparak anlattığını düşünüyorum. Evet, çocuklar büyüyünce “Bize yalan söylediler,” demesinler ama şunu unutmayalım ki meseleleri “nasıl” anlattığımız bağlamında çocuk edebiyatında okur-merkezli yaklaşım bir zorunluluk ve sorumluluk meselesidir.

Annem, Kargalar ve Ben

Şebnem İşigüzel

Resimleyen: Betül Akzambaklar

İletişim Yayınları, 39 sayfa