21 Mayıs 2015 Perşembe

Avizeye güzelleme: Phantom of The Opera


Phantom of the Opera sadece 19. yüzyıldan kalma gotik bir hikaye değil, basbayağı 80'lerin ruhunu da yansıtıyor. İngilizceyi ilk öğrendiğimiz çocuk yaşlarda beginner seviyesinde uyarlamalarını okuduğumuz gotik harikası Gaston Leroux'un romanından uyarlama bu müzikalin yıllar sonra böylesi bir etki yaratacağına izlemesem inanmazdım. Belki de hayatımıza 80'li yıllarda girmiş olmasının, malum, çocukluğumuzun o döneme denk gelmesinin de bu duygusal etkileşimlerde payı olabilir. Gotik öyle bir şey ki sevildiği her dönemde o dönemin ruhundan unsurlar da alıyor: 19. yy Paris operasındaki hayaletin söylediği şarkıların 80'lerin manyak synthesizer'larının new wave'liği ve kilise orgu ruhaniliğiyle birleşmesi başka nasıl açıklanabilir ki? Başka bir örnek için bkz. Kate Bush'un Wuthering Heights takıntısı.

Broadway müzikali, görmemişciklerin ibadet yeri Zorlu'ya gelince olanlar: "Avize kafamıza şimdi düştü düşecek", "Sahnenin önünde bir selfie'miz olsun", "Bilmemne reklam ajansındakiler A bloktan bilet almış" kaygılarını duymamak için kulaklarınızı sağa sola kapayıp müzikale kilitlenmezseniz benim gibi ruhiyeler için heba olabilir caaanım Hayalet. 

Avize demişken... "Duvarda asılı bir silah varsa ille de patlayacak" diyen Çehov Efendi bu romanı okumuş muydu bilmiyorum ama bir nesne bir olay örgüsü içinde bu kadar bomba etkisi yaratabilir. Aşık olduğu Christine ile nişanlısının aşk düetlerini dinleyen Hayalet'in aynı şarkıları kendisine kabus gibi gelen hayalet şarkıları olarak yankı yankı duyuşu bence hayalet hikayesinin alaşağı edilişine erken bir örnektir. Kötü karakterin en acınası ve empati kurulası karaktere dönüşmesinin şahane bir biçimidir. Zavallı hayalet "A plague o both your house! / Çırağınıza od düşsün!" diye haykırırken onunla beraber coşarsınız. İşte bunlar hep Byron, Heathcliff sevgilerinden... Kanımıza kötü adam zehri bulaşmış, yapacak bir şey yok. Velhasıl, o avize ya düşecek ya düşecek ve bu sadece bir başlangıç!

İyi ki geldiler, dünya gözüyle izledik.

30 Nisan 2015 Perşembe

Aç Köpekler & Sermet Yeşil


İyi ki sinema var da tiyatro sahnelerinde nevi şahsına münhasır oyun parçalayan yetenekleri keşfedebiliyoruz, özellikle de tiyatroyla ilişkilerimiz mesafeliyse. Reha Erdem'in Kosmos'uyla tanıma şansına erdiğimiz Sermet Yeşil (yirmi yıldır sahnede) bu yeteneklerden biri işte. Onur Ünlü'nün Şubat'ıyla TV'de de arz-ı endam edip gönlümüzü fethedince İstanbul'un çeşitli tiyatro gruplarında oynadığı oyunları takip edip Kadis Has Sahnesi olsun (Savaş oyunuyla), Kumbaracı 50 olsun peşinden koşturmak bende hobi haline geldi.

Dün izlediğim Aç Köpekler, Kumbaracı 50'de oynanan Mirza Metin'in yazdığı bir oyun. Sermet Yeşil, Beşir-Beşer kardeşte ya da kardeşlerinde tek kişilik bir performans sergiliyor. Oyun pek alışık olmadığımız üzere Kürtçe altyazıyla gösteriliyor. Ülke yıllardır bölücülüktür, eşitliktir, halkların bir türlü yakalanamayan kardeşliğidir hezeyanlarıyla çalkalanadursun (seçimler de yaklaşmışken, bünyede başağrıları ayyuka...) en iyisi her zaman bireylerin hikayelerine kulak vermek. Milliyetçilik ajistasyonlarına dönüşen meselelere 'insan' üzerinden yaklaşmaya çalışmak. Bu anlamda Mirza Metin'in metni empatiyse empati, sorgulatmaksa sorgulatmak, duygusal etkisiyse maksimumundan, ortalama 80 dk'lık bir tiyatro oyunu için gereken her şeyi yerine getiriyor. Bas bas bağırmıyor, avangard ya da deneysel olacağım diye kendini paralamayıp anlamsız boşluklar yaratmıyor; metnin kendisi ve Sermet Yeşil'in şahane oyunculuğu tek başına alıp yürüyor.

Sermet Yeşil beyefendiye gelince, kendisinin içinde bir tiyatrocu Hulk'ı var, artık iyice ikna oldum, daha ne diyeyim. Nerd Nilay'ın performans değerlendirmesi ancak böyle olur.

"... sizi kardeş olmaya mahkum ediyorum." Drama dersi veriyor olsaydım, sınav sorusu yapacağım cümle. TV kanallarında, seçim kampanyalarında dört dönen siyasetçilerin ise üzerine düşünmeye bile yeltenmeyeceği altı çizilesi bir cümle.

İyi ki yazıyorsunuz, iyi ki oynuyorsunuz, peşinizdeyiz.

16 Nisan 2015 Perşembe

Blog'a dönüş girişimi

Doktoradır, ev taşımadır, çeviridir, yazılardır derken blogger'a bakmayalı bile bir yıl olmuş, bırakınız yazmayı. Amme hizmeti gören telif yazılar bir yana, blog yazmanın yeri ayrıydı halbuki...

Bilenler bilir, Suadiye'deki CTC Eğitim'de iki yıldır şahane bir edebiyat atölyesi sürdürüyorum. Sayıları ortalama 10 muhteşem kadın şimdiye kadar gördüğüm en tutkulu, kendilerinin farkında ve kendilerini her daim yenileyen, gerek hayat memat gerekse edebiyat anlamında da bana çok şey öğreten eşsiz öğrenciler. Şimdiye kadar yaptığımız okumalar, Batı ve Türk klasiklerinden, Dünya Edebiyatına, tematik roman listelerinden, sürprizli şiir okumalarına geldi gitti... Bu yıl kendilerine fahri Karşılaştırmalı Edebiyat doktorası verdirmeye kararlılar ve beni lisans dönemimin ilk yıllarına götürerek, mitolojiden tarih ve edebiyata, Batı medeniyeti tarihinden metin analizine, tragedyalardan sonelere, temel bir tedrisat disiplinine soktular. Belki de blog'da derslerle ilgili izlenimlere, yaptığımız okumalara değinebilirim bundan sonra, kısmet :)

Bu hafta Hümanizmanın aydınlık derinliklerinde seyrediyoruz efenim. Erasmus, Deliliğe Övgü okuyoruz; "yaşasın delilik".

Ahmet Cemal'in önsözünden bir alıntı: "... gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. (...) hakikati gülerek söylemek" ise başlıca yöntemdir.

* Görsel, dönemin resim üstadı 'Master' Hans Holbein'ın kitap için yaptığı çizimlerden.

23 Mayıs 2014 Cuma

The Selfish Giant

Alt sınıfta, başka bir coğrafyada, hurda çöplüklerinde para kazanmaya çalışırken Truffaut'nun 400 Darbe'sinden en az on kat daha darbe yiyen erkek çocuklar. Charles Dickens'ın sokakta büyümeye çalışan çocukları, Yılmaz Güney ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Ken Loach'un tokat gibi gerçekliği ve hatta Bresson… Demi zehir gibi olmuş çay, acıdan mideyi yakan cinsten ama sinemanın en lezzetli ve yüksek hali: The Selfish Giant.

21 Nisan 2014 Pazartesi

Sabit Fikir, Nisan 2014

Tekinsiz seyirlik içinde hikaye


Bora Abdo
Doğan Kitap
Bora Abdo'nun hayal gücünün genişliği dilindeki kıvraklıkla kendini gösteriyor, dilindeki yaratıcılık okuma keyfi veriyor.
"Güzel bir kadının ölümü dünyadaki en edebi konudur," der Edgar Allan Poe. Nitekim öyküleri mahzenlerdeki tabutlara kapatılarak sonsuzluk uykusunu uyuyan, bazen en porselen güzellikleriyle dirilen ya da diri diri gömülen kadınlarla doludur. Edebiyatın karanlığa iltimas geçen tarafında Poe'nun baş tacı ettiği bu konu bizzat onun tarafından en yetkin ve büyüleyici haliyle işlenmiştir. Hamlet'in kendini bir demet çiçekle nehire atarak intihar eden Ophelia'sı, yıllar içinde nasıl estetik bir nesneye dönüştüyse (bkz. John Everett Millais'in 1851-1852 tarihli Ophelia tablosu) Poe'nun ölü kadınlarının yarattığı imgelemler de edebiyatın görsel belleğinde eşsiz bir yer edinmişlerdir. Korkulara kaynaklık eden, rahatsız edici ve yadırgatıcı olan unsurlar bulup çıkaran, ölü güzellerin yanı sıra yaşayan "çirkinleri" ön plana alan bir edebiyat alanından bahsediyoruz. Poe'nun ölü kadın imgesiyle başlattığı bu alanda dilsel beceri ve kurgu gibi edebi meselelere gelmeden önce görselliğin öne çıkması haliyle anlaşılır oluyor. Bir hikayeyi unutuyorsunuz ama tıpkı Poe'nun güzel ölü kadını gibi, o hikayede bir cüce varsa aklınızdan çıkmıyor, hilkat garibesi bir yaratık varsa görsel hafızanıza yerleşip kalıyor.

John Everett Millais

Bu girizgahın nedeni 1990'lı yıllarda çeşitli dergilerde yazdığı öyküler ve 2012'te yazdığı Öteki Kışın Kitabı adlı öykü kitabıyla tanıdığımız Bora Abdo'nun Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü adlı yeni öykü kitabında karşımıza çıkan "tekinsiz görsel temaşa"ya değinmek. İsterseniz Doğan Kitap tarafından yayımlanan kitabın arka kapaktaki tanıtım yazısına bir göz atalım:

"Varoluşlarından sıyrılmış sağır papağanlar, denizkızları, çeyiz sandıklı travestiler, kuklalar, kötü rüyalar gören ayı oynatıcıları, çarmıha gerilmiş karakalem kediler, hayvan ölülerinden ilaç yapan kardeş katili, ensest yaşlı kız kardeşler, çiğdeci kuşlarının âşık olduğu on iki yaşındaki kambur korkuluk kız, keskin bir çürüme sürecindeki devinimleriyle çıkıyorlar okurun karşısına."

Kitabı okumadan önce bu karakterler ve yaratacakları muhtemel imgelemlerle ilgili edindiğimiz bilgi, para verip sıraya girerek sirk çadırında gerçek bir denizkızı görecekmişiz gibi bir heyecan yaşatıyor. Ne var ki biz edebiyat okurları sadece görsellikle kandırılabiliyor olsaydık; kelimelerle, o görselliğin barındırdığı hikayelerle uğraşmazdık. Abdo'nun kişileştirdiği Ece adlı papağan karakteri, Heybeliada açıklarında zuhur edip kaderi tecavüze uğramak olan denizkızı, kuşların aşık olduğu tabuttan çıkan on iki yaşındaki kambur korkuluk kız ya da ensest yaşayıp birbirlerini öldüren 70'lik kadınlar, çıkış düşüncesi olarak ilginçlik bağlamında oldukça iddialı olmakla birlikte maalesef muhtemel hikayeleri ve edebi etkileri onları tanıtan ifadelerin ötesine geçemiyor. Fotoğrafçılık kariyeri boyunca tekinsiz görünümleriyle etrafa tedirginlik salan ucubeleri, sınır dışı olanları çeken Diane Arbus fotoğraflarını düşünün; kelimelere gerek kalmadan hikayelerini sunarlar. Abdo'nun karakterleri ise kelimelere rağmen hikayesizleşiyor, sadece görüntü haline geliyorlar.

Sıradışı olma iddiası


Bunun birkaç nedeni olduğu kanısındayım. Abdo kendine son derece sıradışı karakterler seçerken sıradışı olma iddiasını diline ve kurgusuna da yansıtarak "anlatmama kaygısı" taşıyor gibi görünüyor. Elbette edebiyat, kabaca söylersek "dilin derde deva olamayacağı" yolundaki postmodern görüşlerle "anlatmama kaygısını" da kendine misyon edinebilir. Nitekim kitap metinlerarası dokunuşlar, karakterlerin ara sıra bir öykü okuduğumuzu yüzümüze vurmaları gibi özelliklerle postmodern anlatının demirbaş oyunlarına başvuruyor. "Postmodern-fabl" kahramanı papağan Ece, karşısındaki karakteri "Öykümüzü bozma," diyerek azarlayabiliyor. Bir roman kahramanı olduğunu ve romanın sonunda öleceğini öğrenen bir adamın kendisini "yazan" yazarın peşine düşüşünü anlatan 2006 yapımı Marc Forster imzalı Stranger Than Fiction / Lütfen Beni Öldürme filmini anımsatacak şekilde öykünün birinde yazar Abdo kendini öyküye dahil ediyor. Başka bir karaktere kendisi için "abuk sabuk öyküler yazan yazar" dedirterek kendisine sarkastik bir mütevazılıkla yaklaşıyor ve karakter yazarın oğlundan kendisini öldürmemesini rica ediyor. Kitaba adını veren Çağanoz adlı karakterin kitaptan fırlayıp yazarı öldürme tehlikesi de var tabii...

Gerçeküstücü eğilimlerle bir araya gelmesi imkansız, rahatsız edici imgeleri özellikle bir araya getiriyor; özellikle cinayet, ensest, denizkızına tecavüz örneğinde olduğu gibi kötücül ve "sapkınca" denebilecek olan imgelerin, sahnelerin sınırlarını zorluyor Abdo. Dehşet salan bir köpekbalığı birden bir tekir kediye dönüşüveriyor ve bir kabus sahnesi canlanıyor gözünüzde. Anlaşılacağı üzere, sıradışı olma, sarsıcı bir etki yaratma kaygısı var karşımızda. Ama karanlıktan büyülenenler için de estetik bir doyum mümkün olmuyor çünkü bu kabus sahneleri, deneysel olma adına parçalanan olay örgülerinde sadece görsel bir rahatsızlık seyirliği yaratmaktan öteye gidemiyor. Karakterler aynadaki ikizlerini seyredip kendilerinden korkma ile kendilerini öldürme içgüdüleri arasında tekinsiz yüzleşmeler yaşayarak postmodern romanların artık "beylik" diyebileceğimiz psikolojik gerçeklik yaratma hamleleriyle karşımıza çıkıyorlar. Kitaba adını veren ve kitabın yazarını öldürme ihtimali gündeme gelen Çağanoz karakteri, bilinçli bir anlamsızlığın bekleyiş nesnesi olan Samuel Beckett'inGodot'su gibi kim olduğunu öğrenemediğimiz, hikayesini çözemediğimiz bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Ne var ki bu başlıca karakter yazarın özneleri belirsizleştirdiği, zamanı böldüğü, olay akışına itiraz ettiği, epigraflar, anlatı içinde anlatı hamleleriyle postmodern bir arapsaçına çevirdiği kurgusu içinde, düzenli olarak görülen kabuslarda tekrar tekrar karşılaşılan anlamsız bir korku figürü olarak kalıyor. Kim olduğunu, hikaye(ler)de neye hizmet ettiğini, onun hangi özelliğine bakmamız gerektiğini anlayamıyoruz.

Bununla birlikte Abdo'nun dilinin çok zengin olduğunu belirtmek gerekiyor. Hayal gücünün genişliği dilindeki kıvraklıkla kendini gösteriyor, dilindeki yaratıcılık okuma keyfi veriyor. Keşke zihnindeki kurgulardaki yaratıcılığı yazıya dökerken biraz dizginlese, rafine etse, bize sunmak istediği "sıradışı ve tekinsiz" dünyayı bu kadar içine dönük ve kalabalık bir alana hapsetmese, diyorsunuz çünkü geriye bir hikaye kalmıyor.


İyi Kitap, Nisan 2014, İstanbul'da Bir Peri (mahlaslı yazı)

İstanbul’da bir
peri…
Perili köşklerin cazibesini kim bilmez! Aynı zamanda arkeolog olan yazar Betül Avunç’un İstanbul Perisi adlı son kitabında, böyle bir köşkten çıkan peri Keroessa, kahramanımıza hem İstanbul’u gezdiriyor hem de ona unutulmaz bir macera yaşatıyor.
Nice hikâyeye, filme konu olan, çocukken bahçelerinde heyecanla dolandığımız, hakkında binbir türlü hayal kurduğumuz “perili köşkler”... İstanbul’da onlardan kaç tane kaldı malum ama çocukluk anılarımızı hâlâ süsledikleri bir gerçek. Kişisel tarihimizin parçası olmalarının yanı sıra birlikte içinde yaşadığımız kentlerin de tarihi onlar. Çocukken onlar hakkında uydurduğumuz hikâyelerden ayrı, gerçek birer hikâyesi var her birinin. Nice insanlara, nice tarihi dönemlere, değişimlere tanıklık etmiş hepsi. Onların önünde durup hayranlıkla endamlarını seyrederken, içlerinden biri çıkıp merdivenlerde bizi karşılasa da dile getirse bize bu hikâyeleri...

GÜZEL PERİ KEROESSA
Betül Avunç’un Tudem Yayınları’ndan çıkan İstanbul Perisi adlı romanı tam da bunu yapıyor işte. Kitabın kahramanı küçük Pelin, evlerinin yakınındaki “perili köşk”ü merakla seyrederken, bir gün bahçenin gayet bakımlı olduğunu, içinde tatlı bir rüzgârla salınan mor salkımları, köşkün içine bir göz attığında ise düşündüğü gibi bir harabe olmadığını, birilerinin yaşadığını fark ediyor. Peki, içinde kim yaşıyor dersiniz? Evet, Pelin'e ve bize çok güzel hikâyeler anlatacak bir İstanbul perisi! Hem de tozpembesi saçları, zarif elbiseleriyle çok güzel yaşlı bir hanım bu peri: Keroessa.

Yeni arkadaşıyla tatlı bir sohbete dalan Pelin, okul dönüşünde geciktiği için evde onu merak içinde bekleyen anneannesinden bir güzel azar yiyor, geç kalma nedenini anlatmaya kalkıştığında ise büyüklerini İstanbul Perisi’yle tanıştığına bir türlü inandıramıyor. Anneannesi onun “keçileri kaçırdığını”, annesiyle babası ise hayalgücünün sınırlarının epey genişlediğini düşünüyor. Ne var ki Pelin’in öğretmeni bütün sınıfa İstanbul’a dair tarihî öykülerle ilgili bir ödev verdiğinde, ona en büyük yardımı ailesi değil, kimseleri varlığına inandıramadığı Keroessa, yani İstanbul Perisi ediyor.

MODA'DA KÜÇÜK BİR İSKELE
Asırlardır İstanbul’un yerlisi olan Keroessa, Pelin’i Moda sahilindeki kü- çük bir iskeleden aslında bir balina olan tekneye bindirerek, deniz tanrısı Poseidon’un oğullarından Amikos’un kaptanlığında İstanbul Boğazı’nda bir gezintiye çıkarıyor ve ona hayatı boyunca unutamayacağı bir gün yaşatıyor. Böyle bir gün unutulur mu hiç? Poseidon’un karısı ve baldızı olan denizkızlarıyla birlikte, Pelin de büyülü bir yosunla denizkızı olup, deniz tanrısının Marmara Denizi’nin derinliklerindeki sarayını ziyaret ediyor, Boğaz’daki gemilere eşlik eden o meşhur iki yunusla tanışıyor, Kız Kulesi’nde yaşayan, hapis prensesin patatesli böreklerinin tadına bakıyor, hatta Galata Kulesi’ndeki Uçan Adam’la, Hezarfen Ahmet Çelebi’yle bile tanışma şansına erişiyor.

Aynı zamanda arkeolog olan yazar Betül Avunç, İstanbul’a dair arkeoloji ve tarih bilgilerini Pelin’in bu unutulmaz İstanbul gezisine öyle tatlılıkla yerleştirmiş ki bu bilgiler, maceranın büyüsüne asla zarar vermedikleri gibi onu zenginleştiriyor, öğrenmenin/öğretmenin en ideal yolunu bizlere hatırlatıyor. Hayallerle beslenerek ve keyif alınarak da öğrenilebilir! Gezerken notlar almayı da ihmal etmeyen Pelin, İstanbul’un tarihine dair öğrendiği bu hikâyeleri, tanıştığı tarihî/mitolojik karakterlerin çizimleriyle de süsleyerek, tahmin edebileceğiniz gibi başarılı bir ödeve imza atıyor ama en büyük kazanımı İstanbul Perisi’yle çıktığı, hayat boyu unutamayacağı bu masal gibi gezi oluyor. Betül Avunç, Pelin’in bakış açısını doğallıkla yakalamayı başarıyor, su gibi akan diliyle zihnimizde tarihten ve mitolojiden rengârenk resimler canlandırıyor.

Mahallenizde hâlâ bir “perili köşk” kaldıysa, önünden geçerken umutla içeriye bir göz atıp, içerden hikâyeler anlatan bir perinin çıkmasını diliyorsunuz ama buna ek olarak, kitap bittikten sonra içinde yaşadığınız şehri seyreder ya da “dinlerken”, kendi hayallerinizin de pekâlâ böyle güzel hikâyelere dönüşebileceğini hissediyor, tatlı tatlı gülümsüyorsunuz.
İstanbul Perisi
Betül Avunç
Tudem Yayınları, 136 sayfa

İyi Kitap, Nisan 2014 Bir Yarışma, İki Kitap...


Bir yarışma, iki kitap…
2012 yılında öykü dalında gerçekleşen Tudem Edebiyat Ödülleri yarışmasında ikincilik ve üçüncülük alan öyküler okurla buluştu. Özlem Sözbilir’in Eyfel’i Kim Yedi ve Koray Avcı Çakman’ın Gülen Sakız Ağacı adlı kitapları okura sürpriz tatlar sunuyor.
Tudem Yayınları 2003 yılından bugüne her yıl öykü, roman, masal, şiir gibi farklı türlere yönelik düzenlediği yarışmalarla çocuk ve gençlik edebiyatımızın sınırlarını hatırı sayılır ölçüde genişletmeye devam ediyor. Geçtiğimiz on yıl içinde bu yarışmada kimler ödül almadı ki. Mavisel Yener, Miyase Sertbarut, Mucize Özünal, Ferda İzbudak Akıncı, Mehmet Atilla, Seza Kutlar Aksoy ilk anda akla gelenlerden.

Yarışma sonrasında yayımlanan kitapların hâlâ çocukların ve gençlerin ellerinden düşmediği düşünülecek olursa, kimi zaman burun kıvrılarak tartışılan ödül kavramının altındaki asıl motivasyonun ne derece değerli bir üretime dönüştüğü açıkça görülüyor. Yarışmacı olarak gördüğümüz isimlerin ilerleyen yıllarda jüri üyesi olmaları da bu değerli üretimin devamlılığına işaret ediyor. Yarışmanın 10. yıldönümü sebebiyle 
İyi Kitap’ta yer alan yazıda, yarışma hakkında fikirleri sorulan değerli yazarlardan biri olan Nilay Yılmaz’ın özellikle jüri konusunda getirdiği öneri dikkate değer: “Keşke jüride çocuklar ve gençler de olsa,” diyor Yılmaz. Çocuk ve gençlik edebiyatının doğrudan kendilerine yönelik olmasının yanı sıra, çocukların ve gençlerin kitapları çoğu zaman biz yetişkinlerden çok daha iyi değerlendirdiklerini ve “iyi kitapları” keşfettiklerini unutmamakta fayda var aslında.

Bu yazıda sizlere, 2012 yılında öykü dalında gerçekleşen Tudem Edebiyat Ödülleri yarışmasında ikincilik ve üçüncülük alan öykü kitaplarını tanıtacağız. Özlem Sözbilir
in Eyfel’i Kim Yedi ve Koray Avcı Çakman’ınGülen Sakız Ağacı adlı kitapları, hayalgücünün sınırları ile gündelik hayatımızda ve çocuklukta saklı güzellikler konusunda okura sürpriz tatlar sunuyor. Hem de Oya Diker ile Deniz Üçbaşaran’ın bakmaya doyamadığınız hayranlık uyandırıcı çizimleri eşliğinde.

GÖLGESİNİ KAYBEDEN KAHRAMAN
Daha önce Tudem Yayınları’ndan çıkan Pembe Kedi, Becerikli Martı ve Ben adlı bir şiir kitabı da bulunan Özlem Sözbilir, üçüncülük ödülü aldığı Eyfel’i Kim Yedi’yi adeta her bir rengine farklı bir hayal kattığı bir gökkuşağı olarak tasarlamış. Kitaptaki yedi öykü de çocuk ve gençlik edebiyatında fantastik tür düşünüldüğünde umut ve keyif verici nitelikte. Tolkien’in “Ararsan bulursun, ama bulduğun şey aradığın şey olmayabilir her zaman,” cümlesiyle açılan kitapta, her birinde samimi bir ben-anlatıcıyla karşılaştığımız öyküler, gerçekten de bizi bir gizemle karşılayıp başka bir gizemle uğurluyor. “Perili Köşk” vaadiyle başlayıp esrarlı bir tablonun ve Roma döneminden kalma bir tabletin hikâyesine uzanan; cadılarla haşır neşir olacağımızı düşündürüp dört başı mamur bir kimlik sorgulamasına dönüşen; antika bir oyuncak araba sevdasından başlayıp uluslararası bir meseleyle örülen; uzak kentlere yolculuklarda gölgesini kaybeden kahramanların hikâyesini anlatan rengarenk öyküler bunlar. Sözbilir, olabildiğince duru bir dille, birbirinden keyifli dünyalar yaratmış.

Yarışmada ikincilik ödülü alan Koray Avcı Çakman’ın, gene Tudem Yayınlarından çıkan 
Almarpa’nın Gizemi veSahibini Arayan Keman gibi roman ve öykü kitapları bulunuyor. Çakman, Gülen Sakız Ağacı adlı öykü kitabında, Sözbilir’in aksine fantastik değil, tamamen gerçekçi bir hat izliyor. Çerçeve bir anlatı olarak kurgulanan bu öykülerin en çarpıcı özelliği, çocuklarla yetişkinler arasında gündelik hayatın normları içinde yıkılıp giden sağlam köprüler kurması. Etrafındaki yetişkinlerin de bir zamanlar çocuk olduğunu, onların anlattığı birbirinden renkli anılar sayesinde mutlulukla idrak eden, bu anıları kâğıda döktükçe yazmaktan da mutlu olduğunu keşfeden Ardanın dünyasına konuk olmak son derece keyifli. Artık sayıları azaldığı için koruma altına alınan sakız ağaçlarının durumunu düşünecek olursak, Ardanın komşusu Şevket amcanın çocukluğunda yaşadığı bir olayın etkisiyle bahçesindeki bir sakız ağacını on eve değişmemesi, bitmeyen bir inşaat halindeki şehirlerde yaşayan bizler için akıldan çıkmayacak bir örnek.

Tudem Edebiyat Ödülleri sayesinde tanıma şansına eriştiğimiz her iki kitap da kütüphanelerimizde yerini almayı hak ediyor.
Eyfel’i Kim Yedi?
Özlem Sözbilir
Resimleyen: Deniz Üçbaşaran
Tudem Yayınları, 104 sayfa
Gülen Sakız Ağacı
Koray Avcı Çakman
Resimleyen: Oya Diker
Tudem Yayınları, 112 sayfa

21 Mart 2014 Cuma

Sabit Fikir, Mart 2014

GİO Ödülleri'yle Başka Hayaller Mümkün


Nilay Kaya

Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) 2012 yılında kurulduğunda Türkiye'de bir ilki gerçekleştirmişti. Sadece edebiyatta değil, çizim ve sinema alanında da hayal gücünün sınırlarını genişletmeyi hedef alan eserlerin üretilmesinde hatırı sayılır bir adım atmıştı. Dernek kurulduğu ilk zamanlarda başlıca hedeflerinden biri de her yıl bir yarışma düzenleyerek yeni kalemlerin, çizerlerin, sinemacıların ortaya çıkmasına destek olmaktı. Çok geçmeden, 2013 yılında bu hedef gerçekleşti ve derneğin onur üyelerinden biri olan Giovanni Scognamillo'ya ithafen GİO Ödülleri verilmeye başlandı. Yarışmada ödül alan ve almayan on yedi öykülük bir derleme olan GİO Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler adlı kitap ise bu yarışmanın fantastik, bilimkurgu, korku sanatları alanına yaptığı katkıyı daha da taçlandırmış durumda. Derneğin kurucu üyelerinden Barış Müstecaplıoğlu ile Kutlukhan Kutlu'nun editörlüğünde  hazırlanan kitap şimdiye kadar Türk edebiyatında örneğine rastlamadığımız bir seçki niteliğinde.

Kitaptaki on yedi öyküyü okuduğumuzda editörlerin bu seçmeyi hazırlamakta ne kadar zorlandıklarını tahmin etmek zor değil, zira onlar da kitaba yazdıkları giriş yazılarında bu duruma özellikle değiniyorlar. Bu yarışma başlamadan önce tahmin ettikleri başvuru sayısından çok daha fazla başvuruyla karşılaştıklarını, seçmelerin onlar için ne kadar zor olduğunu belirtiyor, bu kitaba girecek öyküleri seçerken kitaba dahil edemedikleri başka öyküleri de anmaktan geri kalmıyorlar. Ödüllerin başlarına hangi ödülleri aldıkları belirtilmeseydi hangilerinin ödül aldığını tahmin etmekte zorlanırdınız çünkü edebi nitelik açısından birbirlerinden çarpıcı nitelikte öykülerle karşı karşıyayız. Barış Müstecaplıoğlu sunuş yazısında öyküleri değerlendirirken ne gibi kriterlere dikkat ettiklerini belirtiyor: Bilimkurgu, fantastik ve korku alanında kalem konuşturmak, özgün dünyalar yaratmak için dünyaya karşı algıların açık olması, yeni insanları, yerleri, doğayı araştırıp tanımak gerektiğini belirtiyor, karakter yaratmanın önemini ve bunun için başlıca ipuçlarını veriyor. Müstecaplıoğlu, edebiyat metinlerinde bir alt metnin olması gerektiğine inananlardan ama bu alt metnin "Yazarın burada bize vermek istediği mesaj nedir?" sığlığında bir yaklaşıma denk gelen mesaj kaygısının öne geçtiği metinlere dönüşmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Çarpıcı, düşündürücü ve derin duygular bırakıcı sonların, dilin yetkin bir şekilde kullanımının önemine dikkat çekiyor. Aslına bakılırsa Müstecaplıoğlu'nun "GİO Ödülleri: Bir Hayalin Peşinde" başlıklı bu beş sayfalık yazısı, sadece bilimkurgu, fantastik, korku alanında değil genel olarak kurmaca metinlerin oluşumundaki yapıtaşlarını haftalarca süren yaratıcı yazı atölyelerinden belki de daha iyi özetliyor.

Ödüllere adını veren, Türk sinemasına yapım, yönetim, yazarlık hatta oyunculuk alanında yeri doldurulamayacak bir emeği geçmiş olan ülkemizin 'karanlıklar prensi' Giovanni Scognamillo'yu kitabın başında bir kez daha tanıdıktan ve Kutlukhan Kutlu'nun ödüllerin, yaratmanın doğasını dair Cheshire kedisinden ilham alarak özgün bir şekilde anlattığı yazısından sonra ülkemizde bilimkurgu, fantastik ve korku edebiyatı alanı adına beklediğimizden daha çok umutlanmamız gerektiğini kanıtlayan genç öyküleri okuma şansı ediniyoruz. Her biri yaratıcılık anlamında birbirinden özgün nitelikler taşıyan bu öykülerin en dikkat çekici özelliği aynı zamanda editörlerin de altını çizdiği şekilde dil kullanımlarının son derece rafine ve bu rafinelikten doğan bir güzellik içermeleri. Edebiyat icraamızda dili etkili bir şekilde kullanmak adına çoğu zaman gevezeliğe ve süslü bir anlatımın yanıltıcı cazibesine kapılan genç yazarlarımızın aksine bu öykülerin yazarlarının mevzubahis edebi türün klasikleşmiş yazarların dilini özümsediklerini, onları taklit etmeden kendi dillerini  de oluşturduklarını rahatlıkla ve memnuniyetle söyleyebiliyoruz. Aynı başarılı özümsemeyi, klasik yazarlara, sinemaya ve popüler kültür yapıtlarına yaptıkları göndermelerde de görmek mümkün. Örneğin yarışmada birincilik ödülü alan Gülbike Berkkam'ın yazdığı "Balanka Olmak" adlı öykü, dehasını kıskandığı bir yazarın zihnini ele geçirmeye çalışan bir yazarın yaşadıklarını konu edinirken ister istemez 1999 yapımı, Charlie Kaufman'ın senaryosunu yazıp Spike Jonze'un yönettiği unutulmaz Being John Malkovich/ John Malkovich Olmak filmini anımsatıyor. Ne var ki öykü, filmin orijinal fikrinden bilinçli olarak etkilense de etkilenmese de benzerlik gösteren bir fikrin gerek yerelleştirilerek gerekse özgün bir olay örgüsü eşliğinde lezzetli bir şekilde evrimleşmesine bir örnek niteliğinde.

Benzer bir durum, Başarı Ödülü alan Gürkan Uluçhan'ın "Morgue Sokağı'ndaki Morgda Yaşananlar" adlı öyküsünde de kendini gösteriyor. Başlığından da anlaşılacağı üzere Edgar Allan Poe'nun "Morgue Sokağı Cinayetleri"nden 'el alan' öykü, korku filmi klasiklerine şık göndermeler de yaparak morgçu bir kız ve bir hastabakıcı arasında geçen ilişki üzerinden, ölüme, gündemimize de oturan "nekrofili" kavramına, aşka dair damağımızda unutulmayacak bir edebi lezzet bırakıyor. Görsellikten güçlenen atmosferiyle zihnimizde bir sinema perdesi açıyor ki edebiyat metnindeki sinematografik özellik kitaptaki çoğu öyküde de kendini gösteriyor. Zihninizde oluşan görsel dünyayla sınırlı kalmayıp bu öyküleri gerçek sinema perdelerinde göresiniz geliyor. Tam bu noktada, GİO Ödülleri'ne katılmış çizimlerin başarısına dikkat çekmeli ve onların arasından seçilmiş örneklerin kitabın tasarımına katkıda bulunduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Belki ilerleyen yıllarda bu çizimleri kitabın içinde, öykülere eşlik ederken de görebiliriz.

Özellikle korku sinemasında son yıllarda ülkemizde baştacı edilen ve artık kabak tadı vermeye başladığını söyleyebileceğimiz İslami motiflerden beslenme eğilimi bu öykülerde neredeyse hiç karşımıza çıkmıyor. Korku unsuru yakalamak için elimizde halihazırda bulunan inler, cinler, periler, lanetler paketine ihtiyacımız olmadığını kanıtlayan, hayranlık uyandırıcı öyküler var bu kitapta. Sevgi Saygı'nın "Bebek" adlı öyküsü ve Mehmet Berk Yaltırık'ın "Kumarcı Bahattin"i hem tarihsel anlatıdan hem gelenekten beslenen hem de çağdaş olabilen güzel ve akılda kalıcı örnekler. Ali Aslankan'ın "Doğum" adlı öyküsü "En güzel kadın ölü kadındır" gotik düsturunu hatırlatacak bir şekilde bir Ophelia güzellemesi, tüyler ürpertici güzellikte bir aşk hikayesi. Belma Fırat'ın "Duygudaşlık Terörü", Ümid Gurbanov'un "İntihar Odası", Nihan Sayın'ın "Araf" adlı öyküleri ise akıllıca ve zarif sistem eleştirileri sunarak son derece özgün, distopik bilimkurgu denemeleri.


Tıpkı editörlerin bu seçmeyi hazırlama sürecinde zorlandıkları gibi, bu yazıda da kitaptaki öykülerin hepsine ayrı ayrı yer verememek içimize sinmiyor. Verdiğimiz örneklerle ayırt edici özelliklerini sunmaya çalıştığımız bu öykülerin sadece bilimkurgu, fantastik ve korku alanı gibi Türk edebiyatında şimdiye kadar öksüz kalmış bu türe katkı sağlamakla kalmayıp genel olarak yazın dünyamızda kurmacanın ve hayalgücünün sınırlarını zenginleştirmek adına dikkate alınmaları gerektiğini söylemek hiç abartılı olmaz. Bu anlamda FABİSAD'ın 'fantastik eylemleri'ne şapka çıkarıyor, onları destekleyerek eylemlerinin devamlılığını diliyoruz.

15 Mart 2014 Cumartesi

Sabit Fikir, 3 Mart 2014

Tefekkür patikasında bir arkadaş olarak eşek


Eski bir Türk atasözü şöyle der: "Yaşamış eşek insan gibidir." Atasözünün yaşlandıkça bilgeleşen insana benzettiği eşeğin gerek Batı gerekse Doğu edebiyat tarihinin çeşitli metinlerinde insandan da bilge bir canlı olarak baş tacı edildiğine tanık oluruz. 15. yüzyılın Divan şairlerinden Şeyhî'nin hicve dayalıHarnâme'sinin kahramanı eşek, toplumsal adalet üzerine okuyucuya sorular sordurur. Cervantes'inDon Kişot'unda Sancho Panza'nın eşeği, daha doğrusu Sancho'nun ona "eşek" demek istemediği için sadece ismiyle bahsettiği "Karakaçan" zaman zaman romandaki diğer karakterlerden rol çalar. Bir gün bir cezire valiliği edinme vaadiyle Don Kişot'un peşine takılan Sancho Panza, o çok istediği valiliği (Düşes'in ona yaptığı bir 'eşek şakası' sonucunda) elde ettikten sonra iktidarın hiç de heves edilecek bir pozisyon olmadığını anlayıp soluğu eski mütevazı yaşamının simgesi gibi gözüken "Karakaçan"ının yanında alır. Bu yeniden bir araya geliş, kavuşmanın sevincini barındırmakla birlikte, Sancho'nun bir nevi aydınlanmasına işaret ettiği için de aslında Don Kişot'un en unutulmayacak sahnelerinden biridir. Don Kişot'un atı Rosinante ile Karakaçan'ın, ikisi de ayrı bir meczup olan sahiplerine eşlik ederken kurdukları dostluk Don Kişot'un gözünden kaçmaz ve iki hayvan arasındaki dostluğun neden insanlar arasında olamadığına dair bir soru sormasına neden olur.

Aylak Kitap tarafından yayımlanan, John Berger'in "Muhteşem bir kitap" olarak addettiği Eşeklerin Bilgeliği- Kaotik bir dünyada sükunet arayışıedebiyat dünyasında eşeğe verilen payeye paye katıyor. Hem de bunu edebi ve felsefi bir lezzet vererek yapıyor. Roman ve deneme arasında gidip gelen yapısıyla kitabın yazarı Andy Merrifield bizi kendi kişisel yolculuğuna davet ederken hayat-hakikat-sükunet üzerine huzurlu bir tefekküre dalmamızı da sağlıyor. Osmanlı toplumunda, öfke ve hakaret dürtüsüyle bir başkasına yönelik kullanılan "şeddeli eşek" (çift ş'li eşek) tabiri günümüz Türk toplumunda da "ş" harfi mümkün olduğunca çok vurgulanarak kullanılmaya devam ediyor. Oysa edebiyatçılar için durum farklı: Merrifield'ın kitabında kelimenin sözlük anlamıyla da çıktığı yolculukta eşeği Gribouille onun Fransa patikalarındaki yoldaşı olmakla birlikte zihinsel yolculuğunda bir yol gösteren oluyor.

Kitabın yazarı Andy Merrifield coğrafya ve kent teorisi alanında uzman bir akademisyen. Yoksul bir Liverpool hayatından kopup gelerek büyük bir azimle akademik emellerine ulaşıyor ve İngiltere'nin, Amerika'nın çeşitli üniversitelerinde yıllarca hocalık yapıyor. 20. yüzyıl Fransız filozoflarının biyografilerini hazırlarken ilgi duyduğu Fransa, akademi ve şehir hayatından vazgeçip geri kalan hayatını geçirmeye karar verdiği ülke oluyor ve Merrifield Auvergne bölgesinde bir köye yerleşiyor.Eşeklerin Bilgeliği onun Gribouille adlı eşeği bir eşek çiftliğinden kiralayıp civardaki köylere doğru bir yolculuğa çıkmasını konu ediniyor. Bu yolculuk hikayesi, hâsılı bir yolculuk hikayesine yaraşır biçimde benliğe ve hayata dair sorgulamalar içeriyor. Merrifield, gündelik koşturmaca içinde tefekkür imkanı bulmak zor olduğundan, Freiburg civarında Kara Ormanlar'a karşı ahşap bir kulübeye çekilen Heidegger'den etkilenerek kendi tefekkür patikasına koyuluyor.

Edebiyattaki eşekler


Merrifield'ın koyulduğu tefekkür patikasının rehberi eşek Gribouille, her şeyden önce yazara üzerinde teorilerle uğraştığı kent yaşamının kaotikliğinden uzaklaşma fırsatı veriyor bütün sükunetiyle. Eşeğin kendine özgü sakin doğasını, karakteristik özelliklerini gözlemleyip dile getiren yazar, bu canlı üzerine düşünürken onun kutsal kitaplarda, çeşitli mitolojilerde, resimlerde, gravürlerde, filmlerde ve edebiyat yapıtlarında nasıl karşımıza çıktığını yolculuk sırasındaki çağrışımlarıyla keyifli bir dille aktarıyor. Hz. Muhammed'in yoldaşı olan ve o öldükten sonra intihar eden Yafur'dan, Sancho'nun eşeğine kavuşmasını "Barış Öpücüğü" adıyla resmeden 1863 tarihli Gustave Doré'nin elinden çıkma gravüre kadar eşeğin insanın imgelem dünyasında nasıl bir yer kapladığını açıklıyor.

Örneğin, Dostoyevski'nin meşhur budalası Prens Mışkin'in Basel pazarında duyduğu eşek anırması, Mışkin ve eşeğin saflığı üzerinden kurulan bir ilişkiyle birlikte düşünülecek olursa budalanın toplumdaki ayrıksı konumuyla ilgili vardığı aydınlanma anını gözler önüne serer. Amerikalı şair Anne Sexton 1962 yılında yatırıldığı akıl hastanesinde modern hayatın boca ettiği bütün duygulardan kurtularak tedavi olmak isterken Eşek Sırtında Kaçmak adlı şiiri yazar, aynı zamanda da bilinçdışını aktarmak adına yepyeni bir şiir anlayışı ortaya koyar. Şiirdeki ıstırap içindeki anlatıcı, "Açım ben açım, Anne, Anne, / Bin eşeğine kaç git sen" derken medeniyet ve toplum kaosundan kaçma özlemini dile getirir. George Orwell'in klasik romanı Hayvan Çiftliği'nin eşek karakteri İhtiyar Benjamin ise, tabi olunan düzenin çarklarının nasıl işlediğinden haberdar olan bilge bir karakterdir.


Merrifield'ın yol boyunca aklından çıkmayan, yer yer göndermelerde bulunduğu bir başka referans noktası da Robert Bresson'un 1966 yapımı Au Hasard Balthazar/ Rastgele Balthazar adlı filmi. Merkezine Balthazar adlı eşeği yerleştiren filmin hikayesi eşeğin insanlar tarafından uğradığı zulme ve bu zulüm üzerinden insanın doğasına dair kabul edilmesi işe gelmeyen yaşamın acı gerçeklerine dairdir. Merrifield'in yolculuk boyunca filmden anımsadığı sahneler insan ırkının yanında safiyet konusunda bir sıfır önde giden eşekler hakkında bizi daha çok düşündürürken, bir yandan da bir Bresson okumasıyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Öte yandan, kitabın bir göndermeler yığınından ibaret olmadığının altını çizmek gerekiyor. Kendisini sükunet içinde dinleyen birine içini dökmek, Fransızcasını geliştirmek adına onunla konuşmak da dahil olmak üzere Merrifield'ın eşek Gribouille ile kurduğu ilişki, geçmişini ve bugün olmak istediği yeri sorgulayıp saptamasında büyük bir yardımcı niteliğinde. Bu yüzden yazar çağrışımlara dayanarak yer yer geçmişte yaşadıklarına gidiyor, yazının başlarında adını andığımız Heidegger gibi çeşitli filozofların görüşleri üzerinden kendini ve her birimizin empati kurabileceği şekilde varoluşumuzu tartışıyor. Merrifield okuyucuyla tatlı bir sohbet edercesine, kıvrak ama en güzeli, mütevazı zekası ve mizah duygusuyla bizi bu yolculuğa dahil ediyor. Huşu ve dinginlik içinde yürürken Gribouille'un bir tür "eşek nirvanası" vecdinde olduğunu söyleyen bir yazarın mizah ve dil yeteneğinin hakkını vermek gerekiyor.

Merrifield, Gribouille'la çıktığı yolculuğun ona eşsiz bir hayat bilgisi kazandırdığını söylerken onu anlamamak ve ona imrenmemek elde değil çünkü Sancho'nun valilikten, iktidardan vazgeçip koşarak eşeğine sarılmasına benzer bir şekilde Merrifield da hayatı boyunca hayalini kurduğu, sonunda ulaştığı kent yaşamı ve entelektüel camianın rekabet, kibir ve hırsla örülü kaotikliğinden bunalarak, huzuru bir eşeğin sadelik ve sükunetle örülü yoldaşlığında, köyde, patikalarda buluyor. Bu sonuç en azından "bir eşeğin sırtına binip kaçmak isteyenlerin" anlayacağı bir durum gibi gözüküyor.

28 Şubat 2014 Cuma

Bir vampir 'güzellemesi': Only Lovers Left Alive



Ve zombiler dünyayı ele geçirir, kıyamet temasıyla beslenen en 'gore' filmleri nedense ağzımızın suyu aka aka seyrederiz. Jim Jarmush'tan ters köşe bir düşünce hamlesiyle insanlar bizatihi zombi Only Lovers Left Alive'da. Filmin ana karakterlerinden biri olan vampir Adam (bu filmde Jared Leto'yla karıştırılma olanağı yüksek Tom Hiddleston) yüzyıllardır çakılıp kaldığı bu dünyada insanları zombi biliyor. Byron'la içki masasına oturmuşluğu, Marlowe'un Shakespeare mahlası alması oyununa tanıklık etmişliği var ve en derininden varoluşsal ıstıraplar içinde. Müzik ve ruh ikizi Eve (Tilda Swinton) derdine tek deva. 

Jim Jarmush söz konusu olduğunda Bela Lugosi'li, Boris Karloff'lu oldschool vampir filmi klasiklerini beklemiyorduk zaten bu filmden. Ama içine en hasılı sinefil kaçmış olan seyirciyi bile ilk başta irkiltebiliyor film. Özellikle de bu dünyanın ahvaline ilişkin sorunları (insanların yamyamlığı, doğayı tahrip edişi vs.) dile getirişindeki 'klişe' havasıyla. Vampir olmak, hastalık bulaşmamış saf kanlar bulup beslenmek olsun, kimliğini ifşa etmemek zorunda olmak olsun başlı başına mesele. Bir de üstüne dünyada hızla gerçekleşen değişimlerin giderek iç karartıcı olması eklenince kahramanlarımızın 'dünyaya fırlatılmışlıkları' hepten içler acısı. Adam'ın Detroit'in terk edilmiş bir sanayi bölgesinde, terk edilmiş bir malikanede kendine kurduğu müzikle çevrili münzevi ve karanlık yaşam yadırgatıcı olmaktan ziyade son derece anlaşılır. Aynı şekilde Batılı 'hippie' kadının, yani vampir kadın Eve'in kendini Doğu'nun en egzotik köşelerine atması da öyle. Yüzyıllar boyu durdurak bilmeden Tanca'daki münzevi yaşamında edebiyatla karnını doyurabilir. Bir de bavulunda Elif Şafak da olmayaydı…

İş başa düşünce istemeden de olsa 'pis kan' deyip yanaşmadıkları insanların kanına muhtaç kaldıkları an çaresizliklerine, kendiniz bir insan değilmiş gibi üzülüveriyorsunuz. Virginia Woolf'un asırlar boyunca yaşayan kadın-erkek Orlando'su da "dünyaya fırlatılmışlığın" en çetrefilli hallerine maruz kalıyordu. Ama bir şekilde sonunda yaşamak zorunda kaldığı modern dünyayla dostane bir ilişki kuruyordu. Adam ile Eve'i ise müzik ve edebiyattan başka hiçbir şey teselli edebilecek gibi görünmüyor. Aramızdaki vampir kardeşler, anladınız siz onu. 

12 Aralık 2013 Perşembe

Yozgat Blues'e dair





Mahmut Fazıl Coşkun'un bir rahibe ve Müslüman hoca aşkı temalı Uzak İhtimal'ini, tüm önyargımla uçakta bir Alman, bir Fransız, bir Amerikalı bir de Temel konseptiyle kolaycı ve politik anlamda nabza göre şerbet motivasyonlu, formüle dayalı bir film olarak algılayıp uzak durmuştum. Oysa Yozgat Blues'da öyle bir iş çıkarmış ki ilk filmini izlemeden dahi saydırdığım tüm kinayeli sevimsiz lafların bu ikinci filmin yanından yöresinden geçmesi mümkün değil.

Taşra sıkıntısı fetişizmi, bir kere şehirden taşraya gidişle alaşağı edilmiş. Bu defa şehir değil, taşra bir imkan arayışı, bir umut şehirde hayatta kalmaya çalışan için. Muhtemelen Zeytinburnu'nda bir AVM'de chanson döktürmek zorunda kalan, kel başını perukla gizlemesiyle bile ruh halini az çok anladığımız nevi şahsına münhasır bir 'müzik adamı'. Belediyenin müzik kursunda ders vermenin haleti ruhiyesi, Yozgat'ta bir pavyonda chanson söylemek, çayın nasıl demleneceğine dair Tarantinovari diyaloglar, aşk mı yalnızlık ve ihtiyaç karmaşası mı düşünülesi bir kadın-erkek ilişkisi, evlenerek 'adam' olmak, Nadir Sarıbacak'ın zıpır oyunculuğuyla entellik müessesi… Bu filmde en küçük ayrıntı bile auteur işi, kendine özgü. Ercan Kesal'a artık bukalemun desek yersiz olmaz. Ayça Damgacı, cinema-verite oyunculuğunu özümsemiş. Tansiyonu hiç yükselmeden, abartılı drama yaratmadan, az sözle, Fatih Özgüven'in tabiriyle "cool eda"lı bir film Yozgat Blues. Kendinden başka herkese hayrı dokunanlara selam olsun.

1 Kasım 2013 Cuma

Geyik Efsaneleri Aracılığıyla Mübadele Sorunu: Anadolu’da bir Rum köyü, Livera






Anadolu-Türk folklorunun çeşitli türlerinde, gerek Şaman kültüre gerekse İslamiyet dönemine ait anlatılarda geyik sıradan bir av hayvanı olmasının ötesinde kutsal bir hayvan olarak kabul edilmiştir ve bu kabul üzerinden geyiklerle ilgili çeşitli anlatılar oluşmuştur. Bu inanç motifi Türkçe edebiyatın modern metinlerinde de karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Murathan Mungan’ın 1992’de yayımlanan ve defalarca sahnelenen Geyikler ve Lanetler adlı oyunu, folklorik gelenekten beslenerek hamile bir geyiğin avlanması sonucu saçtığı lanete odaklanan bir metindir. Bu yazıya konu olan Yusuf Bulut’un yazdığı “Livera Geyikleri” adlı öykü de avlanması sonucunda lanetlere vesile olan geyik hikâyesi kalıbının tekrarlandığı ancak bu kalıba efsanenin işlevi bağlamında yeni bir temanın eklendiği modern bir anlatı örneğidir.

Öncelikle bu hikâyeyi aktaralım. Bugünkü ismi Yazlık olan Trabzon’un Livera adlı Rum köyünde 1900 yılının Noel yortusu gecesi, yeni bir yüzyıla giriş ve Hz. İsa’nın öğretisinin 20. yüzyıla ulaşması nedeniyle kilisede ayinle kutlanmaktadır. O günlerde köye biri dişi, diğeri erkek olmak üzere iki geyik dadanır. Geyikler insandan kaçmaya meyilli, yabani özelliklere sahip hayvanlar olarak bilindikleri hâlde bu iki geyik köy halkından hiç çekinmez, insanların onları sevmelerine dahi izin verirler. İlgi çekici olan, ayinin yapıldığı sırada kilisenin önüne gelirler ve ayin bitene kadar adeta insan gibi ayini dinlerler. Dişi olanın başını erkek olanın boynuna doğru uzatıp uysal bir görünümde ayini dinler gibi durması özellikle vurgulanır. Geyikleri kutsal olarak algılayan köy halkı, aynı gece geyiklerden dişi olanın öldürüldüğü haberini alır. Köyün rahibi Hrisantos, ahalinin ileri gelenlerini çağırıp dişi geyiğin katilinin bir an önce bulunması gerektiğini, değilse başlarına büyük felaketler geleceğini söyler. Çünkü dişi geyiğin Meryem Ana’nın yirminci yüzyıla girerken dünyada oluşan bir gölgesi olabileceğini savunur. Geyiğin insanlardan korkmayıp özellikle Noel yortusunda ayin bitene kadar kilisenin önünde beklemesini bu şekilde açıklamaktadır. Ne var ki bir yıl boyunca dişi geyiğin katili bulunamaz. Erkek geyik arada sırada köye gelip inleyerek dolaşırken, insanlar onun dişisini aradığı yorumunda bulunurlar, sonraları geyik ortadan kaybolduğunda ise onun İsa’nın yanına uçtuğuna inananlar olur.
Aradan yıllar geçtikten sonra Birinci Dünya Savaşı patlak verir ve köylülerin ilk getirdiği yorum, dişi geyiğin öldürülmesinin ve katilinin bulunamamasının yol açtığı lanetin ilk ayağının savaş olduğudur. Savaşla birlikte köyün başına, yoksulluk, yıllardan beri varlığını sürdüren Gülbahar Hatun vakfına yolların tehlikeli olması nedeniyle yardımda bulunamamak gibi felaketler gelir. Ama en büyük felaket 1923 yılında baş gösterir. Muhtar köy halkını toplayarak yanlarına taşıyabileceklerinden fazla hiçbir eşya almamak suretiyle köylerini terk edip Yunanistan’a sürüldüklerini açıklar. Artık yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan ayrılmak zorundadırlar. (Bulut, Yusuf. “Livera Geyikleri”. 30 Kasım 2011, http://www.yusufbulut.com/index.php/efs/11-livera, Erişim tarihi: 6 Nisan 2013)

Bu anlatı öykü türünde bir edebiyat metnidir ve bu metnin sosyal, kültürel antropolojik bir işlevi vardır: Tarihte yaşanmış bir olayın toplumsal bellekteki yansıması, bu belleği canlı tutmak, hatırlatmak, Anadolu’da Türk dışında bir millet olmaya, göç ve mübadeleye, göçün yarattığı travmaya, vatan kavramına dair bir meseleyi dile getirmek. Öykünün ikincil önemde sayılabilecek bir işlevi de bugün Yazlık adını taşıyan yöreye kültürel bir değer atfetmektir. İnsanın varoluşsal düzlemde kimlik sahibi olmaya duyduğu ihtiyaç gibi, bir yörede yaşayan bir toplumun da üzerinde yaşadıkları topraklar üzerinden toplumsal bir kimlik inşa etmeye duydukları ihtiyaçtır burada söz konusu olan. Bugün Yazlık köyünde “Livera”dan göç etmek zorunda bırakılmış Rum halkı yaşamıyor olsa da bugünün yerlilerinin yaşadıkları coğrafyaya kültürel bir değer atfetme ihtiyacının duyulduğu söylenebilir. Yazlık köyünü ziyarete gelenlere bu öykünün anlatılması ya da yöreyi tanıtan bir broşürde bu öykünün yer alması gibi “turistik” denebilecek bir motivasyondan dahi söz edilebilir. Sonuç olarak bu anlatının, kuramsal anlamda bildiğimiz, sözlü gelenek içinde oluşan efsaneye karşılık gelmediğini söylemeliyiz. Öyküde geçen muhtar ve rahip gerçekte yaşamış kişiler ve en önemlisi mübadele tarihsel bir gerçeklik olduğu hâlde bu anlatıyı mübadele gerçeğini toplumsal bellekte devam ettirmek üzere bugün yazılmış kurmaca bir metin olarak değerlendirmeliyiz. Bu öykünün mevzubahis işlevini yerine getirmek için de efsanenin olanaklarından yararlandığını söylemek gerekir. O halde burada sorulacak soru efsanenin temel işlevlerini hatırlayarak, bu öyküde nasıl fonksiyonlara karşılık geldiği olacaktır.

Bu noktada efsane ile ilgili bilimsel tanımlara ve efsanenin işlevini ifade eden açıklamalara başvurmaya ihtiyaç vardır. Prof. Dr. Şükrü Elçin efsaneleri, “insanoğlunun tarih sahnesinde göründüğü ilk devirlerden itibaren ayrı coğrafya, muhit veya kavimler arasında doğup gelişen, zamanla inanç, adet, anane ve merâsimlerin teşekküllerinde az çok rolü olan bir çeşit masallar vardır” (314) sözleriyle tanımlar ve sözlü gelenekte yaşayan bu anonim masalların efsane ya da mit olarak olarak adlandırıldığını (314) belirtir. Yusuf Bulut’un “Livera Geyikleri” adlı öyküsünde efsanenin “inanç” boyutundan büyük ölçüde yararlandığını görürüz. Anadolu folklor geleneğinde hali hazırda bulunan geyiklerin kutsal olduğuna ve onlar katledildiğine lanete yol açacaklarına dair inanç öyküde mübadeleyle gelen lanet bağlamında başlıca tema olduğu gibi, dişi geyiğin Meryem Ana ile özdeşleştirilmesi de başka bir inancı ortaya koyar. Öte yandan bu öykünün tarihte yaşanmış bir olayın bir halk ya da halklar üzerindeki (Rumlar ve Türkler olmak üzere) travmatik etkisinin toplumsal bellekteki uzantısını gösteren bir yapısının olduğu açıktır. Keza öykünün sonunda belirli bir coğrafyada yaşayan iki farklı halkın ortak coğrafyaları üzerinden maruz kaldıkları “aidiyet sorunsalı” söz konusudur ve bu aidiyet duygusunu sağlayacak olan yine inançtır:
Bu efsane kaleme alındığında, eski Liveralılar çoktan gitmiş yerlerine yenileri gelmişti. Olayın üzerinden 87 sene geçmiş. Geyiklerin Livera üzerindeki laneti halen devam ediyor.
Livera, ne gidene yar oldu ne de gelenlere…
Yine de efsaneye inat, hem gidenler hem de yeni gelenler büyük bir aşkla seviyor yaylalarını, dağlarını, ormanlarını, yazını, kışını ve baharını…
Hem eski gidenler hem de yeni gelenler, gurbet elde bir “Trabzon” sözcüğü duymaya görsün yanar da tutuşurlar. Hele de bir yerde karşılaşsalar, o anda memleketi oraya taşırlar…(Ek 1)

Pertev Naili Boratav’ın 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı adlı kitabında “efsaneler halkın çaresizliklerini, umutlarını, özlemlerini, dünya görüşlerini bütün öteki halk edebiyatı türlerinden daha keskin belirtirler; çünkü inanış konusudurlar” deyişi (107) tam da geçmişte ve bugünde yaşayan Livera-Yazlık halkının yaşadıkları coğrafya üzerinden gelişen toplumsal travmalarını anlamlandırmanın, bir bakıma ehlileştirmenin bir yolu olarak “geyik efsanesine”  inanmak istemelerini açıklar.

Bu öyküde efsanenin temel işlevlerinden nasıl yararlanıldığına bir ölçüde değindikten sonra, yararlanılan “geyik efsanesi”nin Anadolu folklorundaki çeşitlemelerine ve bu öykü için bu motifin nasıl kullanıldığına bakalım. Zekeriya Karadavut ile Ünsal Yılmaz Yeşildal, “Anadolu-Türk Folklorunda Geyik” adlı makalelerinde geyik ile ilgili efsaneleri yedi türe ayırırlar. (103-111) “Livera Geyikleri” öyküsünde geyiğin kullanımının bu türlerden büyük çoğunluğuna denk geldiği görülmektedir. İlkel insanlara göre hayvanlarda olup insanlarda olmayan, yön bulma, güçlü sezgi, çeviklik, fiziksel güç onların hayvanlardan hem korkup hem de onları yüceltmelerine neden olmuştur. Hayvanları yüceltme onları tanrısallaştırma mertebesine ulaşmış ve türeyiş efsanelerine yol açmıştır. Nitekim Göktürklerin ve Uygurların kurttan türeyiş efsaneleri olduğu gibi geyikten türeyiş efsaneleri de mevcuttur. Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi adlı romanına konu olan Kırgızların soy başlangıcına dair “Boynuzlu Maral Ana” efsanesinde de bu motif tekrarlanır. “Livera Geyikleri”ndeki İsa’nın 20. yüzyıldaki doğumunun kutlanışını seyreden dişi geyik, rahip Hrisantos tarafından Meryem Ana ile özdeşleştirilirken Hıristiyan âleminin annesi olduğu için türeyiş motifini doğrudan akla getirir.

Karadavut ile Yeşildal’ın sınıflandırılmasında geyiğin bir av hayvanı olarak folklorde nasıl işlendiği de aktarılır. Geyik av hayvanları içinde çok hızlı koşması, çok iyi yön bulması gibi çeşitli nedenlerle avlanması en zor ve zorluğu derecesiyle en değer gören hayvandır. Öte yandan da Karadavut ile Yeşildal’ın Bonnefoy’dan aktardığına göre, “Türk insanının düşüncesinde kutsal ve iyilik getiren bir hayvan olarak kabul edilen geyiğin avlanmasının
çoğu zaman uğursuzluk getireceğine inanılmaktadır. Çünkü geyik vahşi bir hayvandır. İlkel insanın zihninde evcil hayvanlar insanlar topluluğuna aitken, vahşi hayvanlar tanrılar topluluğuna aittir.” (105) “Livera Geyikleri”nde erkek olanın değil de Meryem Ana’yla özdeşleştirilerek tanrısal bir mertebeye sahip kabul edilen dişi geyiğin avlanması halkı yurdundan etmek gibi en büyük laneti getirdiği gibi, berekete de zeval getirerek köyde yoksulluğa, kıtlığa sebep olur. Kaldı ki halkına mübadeleye zorlandıklarını açıklayan muhtarın onlara “Bundan böyle ne siz Liveralısınız ne de ben Muhtarınız” deyişi, bir halkın türeyişinin kaynağı olan, bu öykünün özelinde Hıristiyan bir halkın annesinin katledilişinin getirdiği lanetle halkın soyunun tükenişine de işaret eder.

Geyikler, Karadavut ile Yeşildal’ın sınıflandırılmasında şekil değiştirme unsuru olarak da karşımıza çıkarlar. Gerek Şaman gerekse İslam kültüründe kutsal görülen kişiler geyik biçimine girerler. Budizm inancında da benzer bir motif tekrarlanır. Örneğin Buda ile ilgili anlatılardan birinde, “Dantipala adlı geyik avlamayı seven bir beyin, geyik şeklinde doğan Buda’yı öldürmesinin sonucunda cehennemin içinden çıkan alevlerin içinde kalarak ölmesi konu edilir.” (Ruben’den aktaran Karadavut, Yeşildal 108) “Livera Geyikleri” Anadolu-Türk folklorunda kullanılan bu temaya Şamanizm, İslamiyet, Budizm dinlerine ek olarak Hıristiyanlık üzerinden de bir boyut getirmektedir. Anadolu’ya ait efsanevi bir motif olarak geyik bu coğrafyada bulunan başka bir din pratiği içinde de karşımıza çıkmakta ve aynı coğrafyada yaşayan farklı etnik halkların kolektif bir efsane havuzundan yararlandığını/yararlanabileceğini göstermektedir.

Başta Yörükler olmak üzere Anadolu’nun çeşitli halkları geyiği bolluk ve bereket bağlamında uğurlu saymaktadır, geyik boynuzları evlerde nazar boncuğuna benzer biçimde uğur getireceğine inanılarak duvarlara asılır. “Livera Geyikleri”nde ölüsü bulunan geyiğin boynuzlarının özenle saklanması da köy halkının başlarına bir felaket geleceği korkusunu taşıdıklarının göstergesidir.  

Yazının başında Yusuf Bulut’un edebî anlatısının tarihte yaşanmış bir olayı günümüze yansıtmak ve bu olayın sonuçları üzerinden kolektif bir bilinç, bellek devamı yaratmak gibi bir niyetinin olduğunu söylemiştik. “Livera Geyikleri” mübadele konusundaki tarih bilincini vurgulamaya çalışırken Anadolu folklorunda mevcut olan geyik efsanelerinin çeşitlerinden olabildiğince kapsamlı bir şekilde yararlanmıştır. Karadavut ve Yeşildal’ın Anadolu folklorunda geyiğin kullanılışını yedi türe ayırdığını hatırlarsak, bu hikâyedeki geyik kutsallık, türeyiş, annelik-bereket, nadide bir av hayvanı, şekil değiştirme, boynuzlarının uğurlu nesne olarak kullanılması motifleri açısından yedi türe birden karşılık gelir. Sonuç olarak Pertev Naili Boratav’ın 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı isimli kitabında sunduğu efsane türleri ayrımını düşünecek olursak “tarihlik efsane” (100) tanımına girebilecek günümüzde yaratılması ve yazıya dökülmesi nedeniyle ‘modern’ olan bu öykü, efsane geleneğinden yararlanarak geyik konulu efsanelere Hıristiyanlık ve mübadele meselesi üzerinden yeni bir tema katmaktadır.

KAYNAKÇA


Boratav, Prof. Dr. Pertev Naili, (2000). 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı. İstanbul: Gerçek Yayınevi.

Elçin, Prof. Dr. Şükrü, (1993). Halk Edebiyatına Giriş. Ankara: AkçağYayınları.

Karadavut Zekeriya, Yeşildal Ünsal Yılmaz, (2007). “Anadolu-Türk Folklorunda Geyik”, Millî Folklor, (76).

Ek 1

Bulut, Yusuf. “Livera Geyikleri”. 30 Kasım 2011. http://www.yusufbulut.com/index.php/efs/11-livera Erişim tarihi: 6 Nisan 2013.






Ek 1
Livera Geyikleri Efsanesi

Efsane daha iyi anlaşılsın diye öncelikle, Livera’nın geçmişi hakkında kısa bir ön bilgi vermek isterim. O günlerde de Trabzon Maçka’sının yanı başında büyük ve kalabalık bir köy idi. Maçka ise onun kucağında oturan bir yavru gibiydi. O günün Liveralılarına sorarsanız Osmanlı ülkesinde “Osmanlılığın” şeref ve itibarı kendilerinden sorulurdu. “Neden?” diye soracak olursanız; Osmanlının ulu Padişahlarından biri olan Yavuz Sultan Selim Han hazretlerinin annesi, Gülbahar Hatun Hanım Sultan bir Livera kızıydı. Hanım Sultan olduktan sonra Trabzon ve çevresi halkına çok hizmetlerde bulundu. Halen de kabul görüyor ama o günlerde hem Müslüman hem de Hıristiyan ahali ona mistik bir saygı duyardı. Kurduğu “Gülbahar Hatun Vakfı” aracılığı ile Trabzon’a pek çok hizmetler sundu, geleni geçeni yedirdi doyurdu. Sağlığında bile halkın gözünde bir efsaneye, bir evliyaya dönüştü. Pek çoğunun fakında olmadığı bir şey daha vardı; Onun bir Livera kızı olması nedeniyle köyünün halkı emrinde ve hizmetindeydi. Livera yaylalarında üretilen yağ ve peynir Trabzon’a, vakfın mutfağına gönderiliyordu.
Hanım Sultan, her iki din’e mensup ahali tarafından dahi kendilerinden biri olarak kabul görüyordu. Hem kilise hem de Cami cemaatinin saygısına mazhar oldu.

Yüzyıllar boyunca, Hanım Sultanın Evliyalığı Trabzonlular için bir moral, ama özellikle eski Liveralılar için, gurur kaynağı olmaya devam etti.


1900 senesinin yılbaşısı Hıristiyan dünyasında olduğu kadar Livera’da da mümkün mertebe amacına uygun şekilde kutlandı. Ne de olsa yeni bir asrın başlangıcı ve İsa öğretisinin 20. yüzyıla ulaşması hafife alınacak bir iş değildi.

Gündüz kar yağmış ve Sumaa dağından aşağı sarkarak Sultan Murat suyu hizasına kadar her yeri beyazlatmıştı. Şimdi kar yağışı durdu artık, ama hafif bir soğuk rüzgâr kendisini hissettiriyor. Batıda yani güneşin battığı tarafta bulunan Karakaban iki aydan beri kar altındaydı. Onun beyazlığı dev bir fener gibi aydınlığını vadi boyunca yayıyordu.
Agios Georgios kilisesi o kadar kalabalık oldu ki, kubbesinden iğne atılsa yere düşmezdi. Asma katlar yan odalar dolup taştı. Dışarıda kalanlar bile oldu. Metropolit Hrisantos kilisenin önündeki makam evini açtı, kiliseye sığmayanlar oraya girdi. Gece geç saatlere kadar papazlar vaaz verdi. Vaaz aralarında ilahiler okundu. Yeni gelen yüzyılın Hıristiyanlık âlemine ve özellikle Osmanlı ülkesine, sonra da Liveraya bereket, zenginlik ve huzur getirmesi için dualar edildi.
Bir süreden beri, geceleri nerede yaşadıkları bilinmeyen iki geyik geliyordu köye. Köy içinde dolaşıyor sonra fındık bahçelerine giriyor otluyorlardı. Korkutacak bir hareket yapılmazsa insanlardan kaçmıyor sevilmelerine de izin veriyorlardı. İlginçtir özellikle ayinler sırasında kilisenin avlusuna girer çan kulesinin dibinde bekleyip dururlardı. O gece de öyle yaptılar. Geldiler, çan kulesinin altına sığındılar. Hem geviş getiriyor hem de sanki vaaz yahut ilahi dinliyorlardı. Bir ara boynuzlu olanı başını yukarı kaldırmış, Lagana tarafından esen rüzgârı kokluyordu. Boynuzsuz olanı başını erkeğinin boğazının altına doğru uzatmış öylece hiç kımıldamadan duruyordu. Birisi görse, kilisede yapılan ibadeti izliyor veya dinliyorlar sanabilirdi. Gece geç saatlere kadar çan kulesinin altında beklediler. Liveralılar içeride onlar dışarıda yeni yüzyılı karşılamak için ibadet etti.

Kilisenin dış kapısı açıldı, kandil ışıkları avluyu ve ardından çan kulesini aydınlattı. O anda geyikler ağır hareketlerle geriye döndü, yine o tembellikle selvi ağaçlarının arasından yürüyerek uzaklaşmaya başladı. Kapıdan çıkan iki delikanlı peşlerinden koştu ama onlar koşunca geyikler de hızlandı, yetişemeyeceklerini anlayınca durdular.

Kiliseden çıkan, sözü sohbeti dinlenen bazı adamlar evlerine giderken, geyiklerin kerametinden söz etti yol arkadaşlarına. Dinleyenler de; “bu işte bir hal bir keramet var” diyordu.  Ğorğor Şalvaridis küçük Livera mahallesinde otururdu. Üç ay önce muhtar seçilmişti. Henüz yeni muhtardı ve herkese nasip olmayan bu yeni asrın ilk gecesini köyün muhtarı olarak büyük kilisede karşılamak istedi. Oysa 24 yıl boyunca sürecek olan muhtarlığını ve halkının Liverada yaşayacağı zamanın son çeyrek yüzyılına girildiğini bilmesi düşünülemezdi elbet.
Gecenin yarısı çoktan geride kaldı. Bazı yerleri taş döşeli patika yollardan, herkes evine doğru yürüyordu. Şalvaridis ve arkadaşları iki mahalle arasındaki sırtı aşmış artık küçük Livera tarafına dönmüşlerdi. Bulutlar arasından arada bir kendisini gösteren ay, diğer yandan dağlardaki karın parlaklığı önlerini görmelerine yetiyordu. Mahallenin girişindeki çam ağaçları arasından akan ırmağın ala karanlık yolu boyunca yürüyorlar. Artık yol pek de seçilemez hale geldi, daha yavaş ve dikkatli yürümeleri gerekiyordu. Irmaktan akan suyun çağlama sesi olabildiğince çok çıkıyordu. Suyu geçtiler, ağaçlar arasından da çıktılar, Lazaridis’in evi göründü. Nereden geldiği belli olmayan bir silah sesi geceyi ikiye böldü sanki. Ses Verizena kayalıklarında yankılanarak Kudula vadisine doğru aktı gitti. “Durun!” dedi muhtar. Der demez o anda her yer zifiri karanlığa büründü. Birbirlerini göremediler. “Olacak iş değil” diye bir ses duyuldu karanlığın içinden, hepsi şaşkındı. “Silah sesinin nerden geldiğini anlayabildiniz mi?”  diye sordu birisi. Kimse cevap veremedi. Muhtar belinden silahı çıkardı, biraz bekledi. Sonra elini havaya kaldırdı, gecenin karanlığına doğru tetiği çekti. Onun sesi de karşı yamaçlarda yankılandı ve yankı kayarak vadi boyunca aktı gitti. Nefeslerini tutup bir cevap verilir mi diye nafile beklediler. “Gecenin bu saatinde karanlığa sıkılan kurşunların hayra alamet olmadığını düşünüyorum” dedi birisi. Herkesin içinde nedeni belirsiz bir endişe, bir kuşku olduğu halde evlerine doğru tekrar yürümeye başladılar.

Muhtar Şalvaroğlu Ğorğor elindeki tahta kürekle sabaha karşı bastıran karın avludaki birikintisini temizliyordu. Filikoğlu Astemi iki mahalleyi ayıran sırta geldi, oradan seslendi fakat duyuramadı. Bir parmağını ağzına soktu ve bir ıslık çaldı. Muhtar ıslığı duydu, o da aynen cevap verdi. Filikoğlu; “Metropolit hazretleri papazlarla beraber toplanmış seni de istiyor, hemen gelmelisin!” diye bağırdı. Söyleneni anladı Şalvaroğlu. “önemli bir şey olmalı” diye geçirdi içinden, elindeki küreği evin duvarına yasladı içeri girdi. Paltosunu giyerken karısı Desmina’ya durumu anlattı; “Önemli bir şey olmalı” dedi. Tekli tabancasını palaskasına taktı, barut kesesini de cebine koyup çıktı.
Sabaha karşı yağan kar yolda yürümeyi zorlaştırıyordu. O yüzden metropolitlik binasına ancak yarım saatte gidebileceğini hesap etti.

Küçük Livera geride kaldı, gökyüzü bulutlarla kaplı, Muhtar Verizena’ya doğru baktı, yağan karın köy değirmenine kadar inmiş olduğunu gördü. Şimdi de Büyük Agios Georgios kilisesi karşıdan göründü. İki katlı metropolitlik binası da hemen önünde ve biraz aşağısındaydı. Her iki yapı da kar kümelerinin altında beyaza bürünmüş bir gelin gibi görünüyordu. Yukarıdaki Lagana ormanı da kardan bir elbise giyinmiş genç kız misali köy içi yollarda yürüyenleri süzüyordu sanki.

Çizmeleri onu yeteri kadar koruyamadı, eriyen kar nedeniyle içleri su dolmuş, ayakları ıslanmıştı. Metropolitliğin yokuşuna varınca Turnaoğlu’na yetişti. O da çağrılmıştı, peş peşe yokuşu çıktılar.

Avluya girdiler, paçalarına sarılan kar dökülsün diye ayaklarını sertçe yere vurdular. Avlu temizlenmiş papazlar ve Metropolit çoktan yerlerini almıştı.
Alt kata girişin yanındaki merdivenlerden ikinci kata çıktılar. Metropolitin oda kapısı açık içerisi kalabalıktı. Açık kapıyı tıkladı, Metropolit gırtlaktan çıkan bir sesle “gir!” dedi. Heybetli bir adamdı ve sırtı pencereye dönük vaziyette ayakta duruyordu. Karşısında papazlar ve köyün ileri gelen adamları oturuyordu. Muhtar ve Turnaoğlu hazırda olanlara selam verdi.
“Yanıma gel şuraya otur, Şalvaroğlu” dedi Metropolit Hrisantos.
Herkes sessizce izliyordu. Uzun sakallı, kalın sesli koca adam;
“Sana büyük bir görev veriyorum Muhtar.”
Şalvaroğlu dikkatle Metropolit’e bakıyor heyecandan dizleri titriyordu.
“Sen yiğit bir delikanlısın, şanına yakışır bir iş veriyorum sana.”
Muhtar önce oturanlara baktı sonra da gözlerini konuşan adamın gözlerine dikti.
“Dün gece ayinimizi izlemeye gelen geyiklerden dişi olanını vurdular.”
Şalvaridis o anı hatırladı fakat silah sesinin nereden geldiğini anlayamamıştı.
“Bu cinayet bizim için, yani Liveralılar için kara bir leke olarak kalacak. O dişi geyik belki de Meryem anamızın yirminci yüzyıla girerken oluşan bu dünyadaki gölgesiydi. Öyle olmasa, yıllardan beri köy içinde bizden biri gibi gezebilir miydi? Kilisenin önüne gelip çan kulesinin altına sığınarak ayinlerimizi izler miydi? Normal bir hayvan için kilise ayinleri bir anlam ifade eder mi?”
Yaşlı adam konuşurken duygulandı, gözleri yaşardı. Geriye döndü, pencereden dışarı, aşağı mahalleye doğru baktı. Odadakilerin hepsi çok üzgün ve endişeli görünüyordu. Muhtar;
“Dün gece eve giderken bir silah sesi duydum. Ortalık bir anda kapkaranlık, göz gözü görmez oldu” dedi. “Sesin nereden geldiğini anlayamadım. Ben de havaya bir el ateş ettim, cevap veren olmadı.”
“Raşi yolunda, ormana girerken yabani armut ağaçlarının altında vurmuşlar” dedi genç bir papaz.
“Şimdi anlıyorum” dedi Muhtar. “Onu vuranı yakalamak ve ondan hesap sormak boynumun borcu olsun.”
Yavaşça yüzünü içerdekilere dönen Metropolit;
“Sana güveniyorum evlat, eğer katili bulamazsan başımıza gelecek felaketin boyutunu ne sen tahmin edebilirsin ne de ben.”

Aradan bir yıl geçtiği halde dişi geyiği vuran adam bulunamadı. Ne var ki erkeği, koca boynuzları ile köye eskisi gibi gelip ortalıkta dolaşıyordu. Arada bir kiliseye de gidiyor ama artık eskisi gibi çan kulesinin dibine yanaşıp ayinlerle ilgilenmiyordu. Bazen meleyerek köy içi yollarda koştuğu olurdu. İnsanlar onun için; “Eşini arıyor” şeklinde yorum yapardı. Arada bir ormana giderdi. Hava güneşli olduğunda döner, köy içi yollarda dolaşır, kiliseye de mutlaka uğrar ama çok durmaz geçip giderdi. Sonra da bir fındıklığa girer otlamaya başlardı. Kadınlardan ve çocuklardan kaçmazdı.

Aradan epey seneler geçti, boynuzları iyice dallanıp budaklandı, yaşı da oldukça ilerledi. Bir sonbahar günü ormana girdiğini gören oldu da çıktığını gören olmadı. Köylüler sonraki günlerde aylarca aradılar onu. Bazıları İsa’nın yanına uçtuğunu, bazıları da onu kurtların parçalamış olabileceği fikrini savunuyordu.
 1910’un yılbaşı yaklaştığı halde o sene kar yağmadı. Noel günüydü, köyden iki delikanlı “Ziya Kayalıkları”na doğru çıktı. Dönüşte bir erkek geyik kafası iskeleti buldular. Bunun, dillere destan o geyiğin kafa iskeleti olduğunu düşündüler. O boynuzları köy içinde tanımayan yoktu zaten. Ve delikanlılar boynuzları köye götürüp Metropolit’e teslim etti.

Metropolit bir gün sonra bir bildiri yayınladı. Artık, Liveralıların bir musibete duçar olacaklarını bunun için çok dikkat etmeleri gerektiğini, istedi.

Birkaç yıl sonra birinci dünya savaşı başladı ve geyik efsanesini oraya yordular. Bitmez tükenmez bir savaş gibi gözüküyordu ve gidenlerin hiçbiri geri dönmüyordu.
Savaş sonunda Osmanlı devleti yıkıldı. Memleket temelli sahipsiz kaldı. Dağ yolları asker kaçağı eşkıyalarla doluydu. Artık hiç kimse korkusundan yaylaya gidemiyor ve Trabzon’daki Gülbahar Hatun vakfına yiyecek bir şey gönderemiyordu. Bu kez geyik olayını oraya yorumladılar.

Zengin bir köy olan Livera yoksullaştıkça yoksullaşıyordu. Muhtar Şalvaroğlu ise artık altmışına yaklaşıyordu. Maçka Kaymakamı Sadullah Koloğlu bir gün onu makamına çağırdı. Öyle bir emir verdi ki yenilir yutulur şey değildi;  “Bütün köylüler bohçasının dışında taşıyamayacağı her şeyini burada bırakarak Yunanistan’a gidecek” dedi. Bu emir karşısında muhtar dondu kaldı, her tarafı uyuştu hiçbir şey hissedemiyordu. Olduğu yere bir boş çuval gibi yığıldı. Sadece, 23 sene önce, bir gece vakti ırmağı geçerken duyduğu silah sesi kafasının içinde yankılanıyordu. Sona da kendi silahından çıkan sesin Kudula ve Sümela vadileri boyunca yankılanarak ilerlediğini hissetti.
Kaymakam odacısını çağırdı, su getirmesini istedi. Muhtar kendisine gelince; “Bu söylediğiniz gerçekten doğru mu Kaymakam Bey?” diye sorabildi.
 Sene 1923, aylardan Şubat 24, günlerden Cumartesi ve Şalvaroğlu Ğorğor, bütün köylüleri ama çoluk çocuk herkesi, büyük kilisenin avlusuna topladı. Avluya sığmayanlar çevre yolları, metropolitlik avlusunu, hatta çevredeki fındık bahçelerini de doldurdu. Ortalık ana baba gününe dönmüş her kafadan bir ses çıkıyordu. Korku, kuşku ve endişe insanları çıldırtacak gibiydi. Aslında herkes ne söyleneceğini biliyordu ama her işin bir çıkar yolu vardı ve bu mesele de çözümlenebilirdi.
     Muhtar Şalvaridis, kilise avlusunun ortasında bulunan çan kulesinin ikinci katına çıktı. Herkes ona bakıyordu. Hava bulutlu güneş görünmüyor. Sumaa dağını saran dumanlar mezere eteklerine kadar yayılmıştı. Deniz tarafından akan beyaz bulutlar Mulaga tepelerini görünmez hale getirmiş, yağmur işareti yok ama sıkıcı durumu herkes algılayabiliyordu. Muhtar;
“Kardeşlerim, arkadaşlarım …” diyebildi. Sözler boğazına düğümlendi, konuşamadı sustu.
Yüzlerce insanın gözü kulağı üzerindeydi.
Neden sonra;
“Yıllardan buyana bizi üzen geyik olayının gerçek anlamı şimdi daha iyi anlaşıldı. Hepimiz iyiye yorum yaptık, başımıza gelebilecek bu felaketi hayal bile edemedik. Hakkımızda verilen kararı duymuş olmalısınız, hepimizi bütün köy halkını Yunanistan’a sürecekler.  Bizim için bu kararı veren bir bakıma idam fermanımızı uygulamaya koydu.
Bundan böyle ne siz Liveralısınız ne de ben Muhtarınız” dedi ve sustu.
Herkes ona bakıyor ama söylediklerinin doğru olmadığını düşünüyordu.
Son sözlerini de kısık ve boğazına düğümlenir şekilde söyledi;
“Artık hazırlanın… şunu da bilin ki taşıyabileceğinizden gayri hiçbir şey götürmenize izin verilmeyecek…”
Turnasoğlu Yorgo kalabalığın ortasına doğru yürüdü elini havaya kaldırarak bağırdı;
“Olmaz öyle şey, biz Osmanlıyız, Yavuz Sultan Selim’in akrabalarıyız” dedi.
Herkes şaşkındı, pek çoğu onu duymadı, doğrusu hiç kimse ne diyeceğini ne yapabileceğini de bilemiyordu.
Tarhanoğlu Lazaridis haykırdı;
“Böyle saçmalık mı olur? Ben ne bilirim Yunanı, Trabzon’dan dışarı çıkmış adam değilim. Kimse köyümden çıkaramaz beni.”
Onu da duyan olmadı sanki.
   Bayram oğlu Anastasios selvi ağaçları tarafındaki duvarın üzerine sıçrayıp iki elini havaya kaldırdı olanca gür sesiyle;
“Evimiz köyümüz ne olacak, insan insana böyle zulüm yapar mı?”
“Unutmayın ki Osmanlı olmanız, Yavuz Selimin akrabası olmanız yetmez, Müslüman değiliz! Başka dindeniz!” dedi yaşlı bir adam.
“Ama Allahımız aynı!” diye bağırdı kalabalık arasından genç bir delikanlı.
“Geyikleri hatırlayın, her suçun bir bedeli olmalı, katillerini yakalayamadık. Bu beceriksizliğin cezasını ödeyeceğiz. Kendimizi kandırmayalım, hakkımızda verilen kararı değiştiremeyiz, bir an önce hazırlığa başlayalım!”  Bu son sözü papaz evi tarafındaki duvarının üzerinde ayakta duran ve peştamalının ucunu sıkıca tutup çekiştiren bir genç kız haykırdı.
Ve Muhtar başını yukarıya kaldırıp kulede asılı olan çana baktı. Sonra da elini uzatıp ipini tuttu, hızla kendine doğru çekti. Çıkan ses yukarıda Ziya kayalıklarına, diğer taraftan Hortokop dağını aşarak Mulaga vadisine doğru son kez yayıldı. Ve sonra, titreyen bacakları ile muhtar ağır ağır kuleden inmeye başladı, bütün köylüler olup bitenler karşısında donup kalmış, dilleri tutulmuştu sanki…

Bu efsane kaleme alındığında, eski Liveralılar çoktan gitmiş yerlerine yenileri gelmişti. Olayın üzerinden 87 sene geçmiş. Geyiklerin Livera üzerindeki laneti halen devam ediyor.
Livera, ne gidene yar oldu ne de gelenlere…
Yine de efsaneye inat, hem gidenler hem de yeni gelenler büyük bir aşkla seviyor yaylalarını, dağlarını, ormanlarını, yazını, kışını ve baharını…
Hem eski gidenler hem de yeni gelenler, gurbet elde bir “Trabzon” sözcüğü duymaya görsün yanar da tutuşurlar. Hele de bir yerde karşılaşsalar, o anda memleketi oraya taşırlar…                

Bulut, Yusuf. “Livera Geyikleri”. 30 Kasım 2011, http://www.yusufbulut.com/index.php/efs/11-livera Erişim tarihi: 6 Nisan 2013.