22 Aralık 2010 Çarşamba

Bilelim öğrenelim: Freud ve metaforları. Edebiyatçı da olsaydı ya...


"Nachtraglichkeit (ertelenmiş eylem): En iyi "sonradanlık" olarak tercüme edilebilecek bu kavram, anlamın kesin olarak belli bir ana yerleşmiş olmayıp, zamansal bir sürekliliğe dağılmış halde var olduğu fikrini ifade eder. Kaynağı Freud'un Kurt Adam incelenmesine dayanan bu terim, tedavideki anlamında, bireyin önemini vaktinden sonra anlamasıyla daha sonraki bir zamana tarihlenen travmatik bir olayı belirtir. Bir olayın vuku bulması ile yankı bulması arasında geçen zaman sayesinde, anlam tek bir belirleyici ana demirlenmez, geleceğe doğru sürüklenerek ertelenmiş olur. Ayrıca geçmiş deneyimler bugüne dek varlığını sürdürse dahi, anlamları yeni bir içgörünün baskısıyla dönüşüme uğrar. Geçmişe bakış geçmişi yeniden yakalarken, aynı zamanda farklı zamanların karşılıklı olarak bulaşma ve karışmasıyla yeniden yaratır onu." Rita Felski, Edebiyat Ne İşe Yarar?

20 Aralık 2010 Pazartesi

Akademi avlusunda oyuncak sepeti







Dünden kalanlar: Terry Eagleton'ın üniversite öldü mü acaba kabilinden Guardian'da çıkan yazısı 'elden ele' dolaştı internette orada burada. Üniversite de oldu bir status quo (statükocu mu diyeceğiz?) derken temel vurgusu sosyal bilimlerin soyunun tüketildiğine dair verdiği sinyallerdi tabii. Koskoca Eagleton laf söyledi bal kabağı olur mu denmesin ama yeni bir şey söylediğini pek zannetmiyorum. Bununla birlikte yazıyı bizzat internette paylaştığım sıralarda NTV'de Gündüz Vassaf, Murat Belge ve Şerif Mardin'in sohbet eylediği "Gerçek Orada Bir Yerlerde" adlı programda daha irkiltici ve 'yeni' bir şeyler duydum. Biz, üniversitede dersler online olacak, millet işsiz kalacak, millet daha da cahilleşecek amanın aman diyeduralım Gündüz Vassaf, Murat hocasının online vereceği bir dersin daha geniş ve de 'engin' kitlelere ulaşacağını, hem zaten ne öğrencinin ne de mesela Murat hocaların sabah erken kalkmak istediğini söylüyordu. Oxford'dan oradan buradan internet yayını yapan 'celebrity' profesörlerin derslerinin ne ulvi bir hizmet ettiğinin farkındayım ama bu adamlar bu işi tamamen 'online'a döndürmüş değil; hala organik bir iletişimin temelde yattığını görüyor ve de öyle olması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de özdisiplin ve özfarkındalık konularında milyon yıl geride olan ve bununla övünen Türk genleri sözkonusu olduğunda...Bununla birlikte Vassaf, İsveç'te akademinin kamuyla buluşturulduğu konusunda çarpıcı ve çok hoşuma giden bir şey söyledi. Doğruysa bu, akademik kariyerime İsveç'te devam etmeyi düşünebilirim. Doktora tezleri, halk jürisine sunuluyormuş, kamyon şoförü de akademisyeni de bu tezleri dinleyebiliyor, yorumlayabiliyormuş. Allahım, masal gibi geliyor kulağa...Akademiyle halk arasında bu yönden bir diyalog oluşturmak önemliymiş Vassaf'a göre. Öğrencilerin birçoğu akademi dilinden tabiri caizse tiksiniyor, anlayamamayı bırak anlamak istemiyor, aynı şeyi ben bile ekseriyetle hissederken bu diyaloğun gücüne inanmamak elde değil. Bu arada blog resmi olarak seçtiğim akademi avlusu gibi bir rüyadan oluşuyor hala kafamdaki "academia" imgesi. O da yalanmış...

Dün akşam izlediğim iki film üzerine yazacaktım, akademi baskın çıktı. Çocukluk aşklarımdan İzzet Günay'ın klasik filmi Akşam Güneşi'ni seyrettim sonunda. Hayatının iki aşk romanı masterpiece'ini ilan eden birisi Mösyö Pamük'ün Masumiyet Müzesi ile Reşat Nuri Güntekin'in Akşam Güneşi'ni tutkuyla anmıştı. Reşat Nuri, pek tutku uyandıran bir yazar değildir bende ama roman daha kayda değer olabilir diye düşündüm filmdeki ruhsal çalkantılarının çok derin olduğunu tahmin ettiğimiz karizmatik Nazmi karakterinin pat diye melaike kesildiğini, aşık oluverdiğini görünce. Gerçi insan pat diye aşık olmuyor muydu? Her neyse, karakterlerin daha ikna edici olduğuna inandığım romanı okurum belki bir gün, filmden kalansa İzzet Günay ve Sultan başta olmak üzere Parla Şenol'dan Nubar Terziyan'a bütün oyuncular, Rembrandtvari gölgelendirmeler, ara ara yürek kaşıyan gıcırtılı gergin melodiler, keskin geçişlerin komikliği ve güzelliği...

Birincisini ve ikincisini seyretmediğim Toy Story 3 ise dün izlediğim diğer filmdi. İzlediğim her şey üzerine yazacak değilim, yazmıyorum da ama bunun üzerine iki kelam etmezsem rahat edemezdim. Benim gibi oyuncaklarıyla ailevi bir ilişki kuran birisi için bu film ilk iki filmde ne olup bittiği hakkında hiçbir fikriniz olmasa bile tüyleri diken diken edecek bir hassasiyete sahip. O hassasiyet de sadece duygulara yoğunlaşmak anlamında değil, sinefil hassasiyetine de dokunarak sağlanıyor. "Çocukken oyuncaklarının değerini bilmeyen bir çocuk büyüyünce de bir haltın değerini bilmez" diye kışkırtıcı bir şey atarım vallahi ortaya.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Naif üniversite ödevleri vol.5: Mr. Atay'a ve Halim hocama sevgiler...





Takib-i sergüzeşt-i âlem-i edebiyattır Atay’ın romanı: Tutunamayanlar’ın modernist ruhu & postmodern oyunu


Tutunamayanlar’ın Türk edebiyatı geleneğine bir “başkaldırı” olduğu başta Moran olmak üzere, romanın tartışılmaya başlandığı dönemdem itibaren sıklıkla ortaya konulan bir düşüncedir. [1] Romana “başkaldırı” niteliği kazandıran unsurların neler olabileceği düşünüldüğünde; romanın modernist Batı edebiyatı etkisi altında olması, öte yandan postmodern çizgiye de dâhil edilebilmesi ilk akla gelen özellikler. Bu yazıda altı çizilecek olan nokta ise, romana “başkaldırı” özelliği katan bu iki edebi akımın farklı şekillerde kendini göstermesidir. Roman, içeriksel olarak modernist çizgiye daha yakın durur, buna karşılık biçimsel olarak postmodern romanın “oyun”larını temel almıştır. Yazarın hangi niyetle romanı yazdığı sorusundan ziyade yarattığı dünyanın hangi dinamiklerle oluştuğuna bakılacaktır. Bu açıklamayı yapma nedenim, Tutunamayanlar metnine bakışta genellikle “küçük burjuvazinin eleştirilmesi” konusunun baştacı edilmesidir. Hâlbuki Atay, kendisiyle yapılan bir söyleşide, romanda “insanı vermek” istediğine dair bir cümle sarfeder. [2] “İnsanı vermek” mefhumu, provokatif olmaya müsait bir yargı olsa da, romanın halet-i ruhiyyesi göz önüne alındığında, modernist romanın üzerine gittiği “birey” olma sorunsalı ve bireyin olaylar dâhilindeki psikolojisini öne çıkarma çabası burada büyük ölçüde karşımıza çıkar. “İnsanı verme” çabasında romanın başvurduğu yöntem(ler) ise ilginç bir şekilde, modernist içeriğe karşılık postmodern bir tavır alıştır.
Romanın temel izleği, Nurdan Gürbilek’in son derece yerinde tabiriyle “hayat acemisi” olmaktır. [3] Yerinde bir tabirdir; zira “tutunamamak” ya da “hayatın acemisi” olmak tam da romanın kahramanlarının (yoksa anti-kahraman mı demeli?) sorunudur. Kurduğu aile düzeni, yeni bir arabaya sahip olduktan sonra yeni bir “başka meta” için çalışmaya devam edişi, birbirine benzeyen burjuva evlerinde verilen davetlerin değişmez bir müdavimi oluşu, “çıkarlarıyokmuşdabirşeybeklemiyormuşgiller”den değil de “kayaturgutgillerden”[4] müteşekkil bir sosyal çevresi olan Turgut Özben, anlatı zamanına gelene dek hayatı ‘kıvırmış’ gibi gözükür. Ancak Selim Işık’ın ölüm haberini almakla birlikte girdiği “kutsal quest” yolunda, kendi benliğine ulaşma yolunda “kutsal kase” misali parçalara ayrılır. [5] Benliğe ulaşma sorunsalını modernist bir sorunsal olarak düşünürsek, burada karşımıza postmodern bir karşı atağın biçimsel olarak ortaya çıktığını da görmemiz gerekir. Yazar, Turgut karakterine “ÖzBEN” soyadını uygun görerek, benliği aramanın huzursuzluğunu ve umutsuzluğunu postmodern bir hamleyle ironiye dönüştürür. Nitekim Gürbilek’in ve Belge’nin de belirttiği gibi, Atay’ın şiddetli ve yoğun ironisi mevcut büyük kasveti gizlemek veya denetlemek üzere devreye girer. [6] Büyük kasvet, hayat acemiliğinin Küçük Prens’i olan Selim Işık karakterinde yayılır romanın tamamına. Turgut Özben’in tam da kıvırmaya başladığı hayattan kopmasında, benliğini bulmak üzere yola çıkmışken Olric’lere ayrılmasında başlıca etkendir Selim Işık. Modernist kurmacanın yer yurt edinemeyen, edinmek istemekten de giderek uzaklaşan, dünya üzerinde yaşadıkça acı çeken ruhunun eşsiz bir örneğidir Selim Işık. Camus’nün yabancısıyla, Gonçarov’un Oblomov’uyla, Musil’in niteliksiz adamıyla, Tolstoy’un Ivan Ilyiç’iyle ve daha nicesiyle bir tutar kendini, okuyucuya da başka bir alımlama seçeneği bırakmaz. Öğrenci Turgut Özben üniversite sıralarında onunla tanışma girişiminde bulunup, “Ne yapıyorsunuz?” diye sorduğunda, verdiği cevap “Sıkılıyoruz”dur. [7] “Düşünüyorum, öyleyse varım” gibi Descartesiyen bir güven yerine adeta “Sıkılıyorum, öyleyse varım” der gibidir. Nitekim “Ne düşünüyorsun?” sorusuna verdiği cevap, “Düşünmüyorum, sıkılıyorum sadece”dir. [8] Benzer bir sıkıntıyla yaşamaya devam etmek, Türk edebiyatında modernist anlamda bireyin oluşmaya başladığının işaretini veren Yusuf Atılgan’ın aylak adamıyla da aynı çizgiye oturtur Selim Işık’ı. Modernist kurmacanın karakterleriyle kardeşliği son derece açıktır. Ne var ki modernist kurmacanın karakterleri, birey olma mevhumlarını diğer kurmaca kardeşleri üzerinden aktarmazlar okuyucuya. Bu kardeşlerin isimlerini zikretmek, hatta zikretmekten öte onları Selim’le bütünleştirmeyi tekrar tekrar okuyucuya sunmak, adeta bir edebiyat fetişizmidir. Bu dünyanın yersiz yurtlarının lideri olarak görülebilecek İsa ile mütemadiyen bütünleştirilmesi ise (bir sembol ve soyad ilişkisi daha: Selim IŞIK) yapılabilecek edebi göndermelerin varabileceği son noktadır. Bu, modernist bir “durum”u, postmodernle anlatmaktır.
Edebi kardeşlere postmodern atıflarda bulunmanın yanı sıra, romanda “hayat acemisi” Selim’i hayata kazandırmakta, modernist romanlarda da hiçbir kadının yapamadığı gibi, muvaffak olamayan Günseli’nin söz aldığı noktalamasız sayıklamalar, başka bir modernist yapıtın kadın kahramanının, Ulysses’in Molly Bloom’unun noktalamasız sayıklamalarını model almış gibidir. [9] Günseli’nin sesiyle başlayan bu kısımlar, bir süre sonra farklı karakterlerin bilinçakışını yansıtmaya başlar ki bu durum anlam karmaşasına yol açar. Ne var ki, bu anlam karmaşası “anlama ve anlatma” gayretinden doğan bilinçli bir “anlatamama”dır aslında. Gürbilek, bunu “acemice ve düzensizce kurgunun ustalığı” olarak değerlendirir. [10]
Modernist kurmacanın başlıca izleklerine sahip olmakla, yer yer modernist tekniklere başvurmakla, bununla beraber edebi gönderme yapma konusunda gösterdiği hassasiyetle gerek içerik gerekse biçimsel olarak Jale Parla’nın da tabiriyle bir “söylemler curcunası”dır roman. [11] Bu göndermelerin ironik etkisini de unutmamak gerekir. Romanın kendisinin baştan başa bir edebiyat fetişizmi başyapıtı olmasının yanı sıra “olmayan romanların yazarı Selim Işık” [12] yazılmamış kitaplara önsözler yazmayı hayal eder; hayatının evrelerini etkisi altında kaldığı yazarların isimleriyle ayırır. “Tutunamayan” kimliğini oluşmasında başlıca unsur olarak gördüğü her yazarı ayrı ayrı zikrederek, lanet okuma ve aşkla bağlanmanın bir arada gittiği o güçlü duygusal bağı her daim muhafaza eder. Yıldız Ecevit de, romanın “metinlerarasılık” özelliğinin Oğuz Atay’ın yazmakta olduğu avangard romanın en önemli öğelerinden biri olduğuna dikkat çeker. [13] “Kitaplarla ve onların yazarlarıyla birlikte yaşıyorum. (...) Gerçek dediğimiz dünyadaysa kimin ne yapacağı belli değil,” [14] diyen modernist birey örneği Selim Işık’ın karakterinin derinliğinin yaratılmasında, çoğunluğu modernist yazarlardan oluşan edebi aleminin çok önemli bir rol oynaması gibi, romanın tekniğinin de metinlerarasılık üzerine kurulu olması (Ulysses etkisiyle romana kolajlanan şarkılar, destan parçaları, Molly Bloomvari noktalamasız diyaloglar, Laclos’un Tehlikeli İlişkiler'ini ya da Herman Hesse’nin Bozkırkurdu’nu andıran çerçeve yapısı, Sterne'in Tristram Shandy romanı gibi konudan konuya atlayıp sadede bilinçli olarak gelmemesi...) metinlerarasılığı hem içeriğe hem tekniğe dayalı bir bütün haline getirir. Nitekim Parla’nın “söylemler curcunası”ndan kastı da romanda bir grup edebi yapıta art arda gönderme yapılmış olmasından ibaret değildir. Atay’ın selam gönderdiği edebiyat âleminden isimleri, Alman araştırmacı Tatyana Seyppel uzun (bir sayfa) bir liste olarak sunar. [15] Aslında listenin uzunluğunu gözardı etmeden, listedeki isimlere tek tek bakmakta ve gönderim sebeplerini ayrı ayrı düşünmekte fayda vardır ancak bu başlı başına bir araştırma konusu olabilir. Listede başı çeken yazarların modernist kaynaklı yazarlar olması dikkat çekicidir. Nitekim başta Selim Işık olmak üzere, karakterlerin “birey” olma sorunsallarını en fazla ön plana çıkaran gönderi kaynakları, Rönesans’tan günümüze kadar gelip modernist olma özelliği taşıyan Hamlet ve Don Kişot, bir diğeri de birey olma mefhumunda Doğu-Batı sorunsalını da içinde barındıran –ve belki de bir Türk yazarına bu yüzden daha yakın gelen- Rusya cephesinden bir karakter olan Oblomov’dur. Selim Işık’ın “Oblomov gibi hayallerle geviş getirdiğini” [16], Hamlet gibi anlam sapkınlığıyla boğulmuş ve dilin işlevini kaybeden bir dünyada kelimelerle boğuştuğunu (Kelimeler, kelimeler, kelimeler...[17]), Don Kişot gibi bu dünyada tutunamayıp, “olmayan-kayıp” ülkeye, Arcadiavari bir dünyaya gitmek istediğini unutmayalım.
Romana postmodern tekniğin hâkim olduğunu gösteren başka bir unsur da, “oyun” temasının öne çıkmasıdır. Oyun da romanın hem modernist içeriğini kapsayan hem de posmodern tekniğine atfedilebilecek bir özellik olarak karşımıza çıkar. Romanın yoğun gönderme kapasitesi, farklı edebi türlerden kolaj yapması, keskin bir ironi kullanması postmodern teknik özelliklerdenken, kendini “sevgi apartmanında her gün görevli olan inek” [18] olarak gören, halbuki romanın alamet-i farikalarından biri olan ironik ansiklopediye göre tam da bir “disconnectus erectus” olan, “insanın kişiliğini 24 saat kullanamayacağını, eskiyeceğini” [19] savunan, kendi kimliğini ararken, kendini dünyadaki arkadaşları adına feda eden mesih arkadaşı Selim gibi çember oyununun önce içindeyken sonra dışında kalan Turgut, tipik modernist “birey”in özelliklerini barındırır. “Ya içindesindir çemberin / Ya da dışında yer alacaksın” [20] dizelerinin mecaz olarak aldığı çember oyununda, Beckettvari bir “oyunun sonu” gerçeğe dönüşür: Postmodern oyun, bu defa o kadar da eğlenceli değildir. Modernist yarayı örtmeye çalışan bir perdedir.





KAYNAKÇA

Atay, Oğuz. Tutunamayanlar. İstanbul: İletişim, 2000.
Belge, Murat. Edebiyat Üstüne Yazılar. İstanbul: İletişim. 1998.
Ecevit, Yıldız. “Ben Buradayım...” Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası. İstanbul: İletişim, 2007.
Gürbilek, Nurdan. Yer Değiştiren Gölge. İstanbul: Metis, Eylül 2005.
Kör Ayna Kayıp Şark. İstanbul: Metis, Nisan 2007.
Joyce, James. Ulysses. İstanbul: Yapı Kredi, Şubat 2003.
Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış II. İstanbul: İletişim, 2001.
Parla, Jale. Don Kişottan Bugüne Roman. İstanbul: İletişim, 2001.
Seyppel, Tatjana. Oğuz Atay’ın Dünyası. İstanbul: İletişim, 1989.






[1] Berna Moran. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış II. s. 261.
[2] Atay’dan alıntılayan, Murat Belge. Edebiyat Üstüne Yazılar. s. 210.
[3] Nurdan Gürbilek. Yer Değiştiren Gölge. s. 30.
[4] Oğuz Atay. Tutunamayanlar. s. 202.
[5] “Quest” ortaçağ romanslarında çoğunlukla şövalye olan kahramanın çıktığı büyük yolculuğa verilen isimdir. Her quest’in sonunda ulaşılmak istenen kutsal bir nesne olur. Kutsal kase, bunların en önemlisidir. Burada kutsal kase, Turgut Özben’in “ben”i, benliği olarak okunabilir.

[6] Murat Belge. A.g.e. s.207, Nurdan Gürbilek, a.g.e. s.27.
[7] Oğuz Atay. A.g.e. s. 40.
[8] Oğuz Atay. A.g.e. s. 49.
[9] James Joyce, Ulysses. son bölüm.
[10] Nurdan Gürbilek. Kör Ayna Kayıp Şark. s. 188.
[11] Jale Parla. Don Kişot’tan Bugüne Roman. s. 213.
[12] Oğuz Atay. Tutunamayanlar. s. 394.
[13] Yıldız Ecevit. “Ben Buradayım...”. s. 252.
[14] Oğuz Atay. A.g.e. s. 334.
[15] Tatjana Seyppel. Oğuz Atay’ın Dünyası. s. 89.
[16] Oğuz Atay. A.g.e. s. 318.
[17] A.g.e. s. 284.
[18] A.g.e. s. 86.
[19] A.g.e. s. 312.
[20] Söz: Murathan Mungan. Beste: Selim Atakan. Seslendiren: Yeni Türkü.

13 Aralık 2010 Pazartesi




"Dünya hala dönüyordu işte. Bütün pespayeliğiyle." Başka bir roman son cümlesi. Aslında son cümle de sayılmaz ama romanı okumamış olanlara güzel bir sürpriz olan kısma değinmemek amacıyla bunu "son" kabul edelim. Alper Canıgüz, kitabın başındaki yazar tanıtımı kısmına kendisiyle ilgili koydurttuğu metinle bütün narsistik 'çıkıntılığını' gösteriyor zaten. Oğullar ve Rencide Ruhlar bas bas bağırıyor bir reklam yazarının kaleminden çıktığı gerçeğini. Hiçbir kelime boş geçilmiyor ki yaratıcılıktan, edebi / sinemasal göndermeden, entelektüel abuklamadan doğan mizahın zeka gösterisinden nasibini almasın. Romanı ikinci okuyuşumda da kendisine gıcık olmakla yazdıklarına kahkahalarla gülmek arasında gidip geldim ama yine güldüm, yine güldüm. Beş yaşında varoluşçu pelerini giymiş bilmişimsi bir cüce / çocuğun sistemi türlü ucundan tutup sorgulaması, bunu yaparken kendine dair bitmeyen farkındalığı, bir de tutup üzerine süperkahramanlık icra edip babasını kurtarıp cinayet çözmesi başlı başına eğlence. Yapılabilecek en sevimlisinden bütün postmodern numaralar mevcut. Yeni bir fikir kalıyor mu geriye? Cevap vermek için aceleye etmeye, bir romandan da kahramanımız gibi süperkahramanlık beklemeye gerek yok. İlk ve ortaöğrenim hayatlarında asgari düzeyde bir roman okuyup onu da sıkıntıyla anan yeni nesil öğrenciler yarın derste romanı tartıştığımızda bakalım neler düşünecek? Beni en çok meraklandıran bu. "Bir gün bir kitap okudum ve hayatım değişti" günleri bizlerle de bakalım onları neler gıdıklayacak?




Bkz. Metindeki mürebbiye anlatıcı sesi. Bu da başka bir gereksiz 'farkındalık':)

12 Aralık 2010 Pazar

eylül akşamı için bir sayıklama


"hiçbir neden yokken, ya da biz bilmezken tepemiz atmış ve konuşmuşuzdur... onca neden varken ve tam sırası gelmişken hiçbirşey yapmamış ve susmuşuzdur... aynı anda aynı sessiz geceye doğru içim sıkılıyor demişizdir aynı sabaha uyanırken kimbilir aynı düşü görmüşüzdür olamaz mı? olabilir. onca yıl sen burada onca yıl ben burada yollarımız hiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında belki benim kağıt param, bir şekilde, döne dolaşa senin cebine girmiştir belki aynı posta kutusuna, değişik zamanlarda da olsa, birkaç mektup atmışızdır ayın karpuz dilimi gibi batışını izlemişizdir deniz kıyısında aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede belki de birkaç gün arayla olamaz mı? olabilir. onca yıl sen burada onca yıl ben burada yollarımız hiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında. bostancı dolmuş kuyruğunda sen başta ben en sonda öylece beklemişizdir... sabah 7:30 vapuruna sen koşa koşa yetişirken, ben yürüdüğümden kaçırmışımdır aynı anda başka insanlara, seni seviyorum demişizdir.... mutlak güven duygusuyla, başımızı başka omuzlara dayamışızdır olamaz mı? olabilir. onca yıl sen burada onca yıl ben burada yollarımız hiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında."


hamiş: şimdi bir genç kız günlüğüne döndü işte blogumuz değerlimis.

Naif üniversite ödevleri vol.4: Sinemadan çıkmış bir insan olarak aylak adamın halet-i ruhiyyesi







Herhangi bir bireyin, özellikle de ‘tutunamayan’ bir bireyin sırlarını, çocukluğun tiksinti veren bıyıklarını bacaklarını, cinsellikten doğan sıkıntılarını, hatta hayatın sırlarını ifşa eden bir mekân olarak sinema. Hayattaki bu tatsız sırların zaman zaman büyülü gerçekliklere dönüştüğü bir mekân olarak sinema. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanının kahramanı C.’nin aylaklığının baş mekânlarından birisi olan sinema aslında onun sadece aylaklığını açıklamıyor ya da herhangi bir uğrak yeri anlamına gelmiyor. Onun çocukluk travmalarını, umutsuz varoluşunu yansıtmak bir yana belki de çelişkili bir şekilde içinde barındırdığı küçük bir umuda da işaret ediyor. Bu küçük umut kırıntısına gelmeden önce sinemanın ilk etapta göze çarpan öğelerle onu yansıtan bir araç olarak nasıl kullanıldığına göz atmak gerekiyor.
Her ne kadar batıdaki benzerlerinin aksine, bilinçlice bunu bir yaşam felsefesi olarak seçmemiş olsa da İstanbullu bir flaneur C. Babasından kalan parayla yaşayan, iyi bir eğitim almış, çalışmaya gerek duymayan / çalışmamayı seçen, bunun yerine şehrin sanatsal, sosyal bütün imkânlarından -cebindeki parayla birçok şeye sahip olabileceğini bilip bir yandan da bundan sıkılıp buna burun kıvırarak- yararlanmayı seçen bir umutsuz insan o. İçindeki boşluğu belirli aralıklarla çeşitli koleksiyonlar yapmaya yeltenerek doldurmaya çalışıyor. Bir dönem resme ilgi duyup ardından boşluyor, bir dönem müzik plakları biriktiriyor, başka bir dönem şehirdeki sokak isimlerinin listesini ve anlamlarını çıkarmaya başlayıp iki-üç gün içinde ondan da sıkılıyor. Hikâyeler yazmaya kalkıyor, ama bu uğraşı da diğerleri gibi sonuçlanıyor. Cehennemde sönmeyen ateşler içinde yananlar misali bitmeyen bir rehavet ve sıkıntı halinde şehrin içinde oradan oraya geziniyor. Amaçsızca gerçekleşen tramvay seyahatleri, akla estiği anda girilen meyhaneler...Sanki şehir aylak adam için kocaman bir lunapark; ancak o babası lunaparkta çalışan ve bu yüzden hayatını orada geçirmek zorunda kalan, dolayısıyla da bütün oyuncaklardan fena halde sıkılmış olan ama gene de bir oyuncaktan öbürüne şuursuzca atlayan bir çocuk. Onun lunaparkı olan şehirdeki aylaklık mekânlarının bir bakıma en tasasızı ve kolay tüketilebilir olanı da sinema. Beyoğlu’na çıkıldığında en sık karşılaşılan, bir bilet alıp bir kapıdan geçip karanlığa karışılıverilen bir kaçış ve oyalanma mekânı. Aylak adam için de oturup bir hikâye yazmaya çalışmaktan, kendini düşünce alıştırmalarına zorlamaktan daha elverişli olduğu kesin. Ne var ki kaçış ya da sadece oyalanma amaçlı olarak girilen bir sinema salonu her zaman bu işlevleri yerine getirmeyebiliyor, bireyi aynaya baktırmaya zorlayan beklenmedik durumlar da doğurabiliyor, aylak adamın durumunda olduğu gibi.
Sinema salonlarının karanlığına birtakım cinsel dürtülerini hayata geçirme ihtiyacı içerisinde giren çiftlerin, çift olmayanların farkında aylak adam. Film izlemek için gelenlerle diğerlerinin ayrımını yapıyor ve bunu dile de getiriyor. Kendisi ayrımlar yapabilecek kadar dışarıdan bakabiliyor etrafına; ancak netice de o da baktığında gördüğü insanlardan biri. ‘Aile kızı’ Güler ile en fazla yakınlaştığı yer, sinema. Bu temaya destek olarak romanda belki de aylak adamın ‘gerçek aşkı’ olabilecek olan kendisi gibi diğer tek harflinin, B.’nin de cinsellik ve toplumdaki kimliği ile olan sıkıntılarıyla yüzleştiği bir mekân olarak da gösteriliyor sinema.
“Hayattaki sıkıntılardan uzaklaşmanın en iyi yöntemlerinden birisi seyahat etmek (şehrin içinde oradan oraya) ya da uyumaktır” denir bir şarkının sözlerinde.[1] Aylak adam yazları öğle vakitlerini nasıl çırılçıplak yatağa yüzükoyun serilerek uyuyarak geçiriyorsa, kışları da belki de aynı uyuma dürtüsüyle sinemaya giriyor. Ancak bu uykularda bilinçaltını ve geçmişini açığa çıkaran kâbuslarla karşılaşıyor. Annesini bebekken kaybeden ve anne figürü olarak gördüğü teyzesiyle bir türlü sevemeyeceği babasının sevişmelerine şahit olduğu çocukluğu karışıyor bu kâbuslara. Lacan’a göre örümcek korkusu bir çocuğun anne ile babasını ilk defa sevişirken gördüğü ‘ölümcül an’ travmasından kaynaklanır; altı bacaklı bu ‘sevimsiz’ hayvandan korkulmasının nedeni bu ‘ölümcül an’dır. Aylak adamın örümcek korkusu da babasının bıyıkları, babasının yırtılan kulağının hatırası olarak kulaklar ve roman boyunca bir leitmotif olarak karşımıza çıkan sinemanın önünde bekleyen şaşı fahişe olarak beliriyor. Romanın son bölümünde hiçbir zaman simgesel olarak öldüremediği annesiyle sevişen babasını, kendisini kucağına yatırıp saçlarını okşamasını arzu ettiği anne figürünün bir nevi replikası olan teyzesini sinemanın önünde hep bekleyen bu fahişeyle canlandırmaya çalışıyor. Çocukken sokağa pek az çıkan aylak adam çocuklukta büyük sevinçlerden büyük kederlere geçişin birden öğrenilmesiyle birlikte ileride lunaparkı olacak şehre ve ana rahmine dönercesine sinemalara atıyor kendini. Çünkü izlediği filmlerden birindeki bir ses babayı öldürdüğünü haykırabiliyor ona. Yılbaşılarını kutlamaya, eli paketlilere ve üç oda bir mutfakçılara karşı barındırdığı aşağılama duygusu da bu karanlık sinema salonlarında şekilleniyor belki de. Nitekim bu teorisi için Şarlo’nun Easy Street filminden de referans alarak kendi kendisini doğruluyor.
Sinemanın karanlığı / benliğin karanlığı bir yana sinema gene de Yeşilçam filmleri yönetmenlerinin sahip oldukları naif inancı doğurabiliyor aylak adama göre: Sinema bir mucizedir. Öyle bir mucizedir ki dünyayı değiştirebilecek bir güce sahiptir, bu gücün etkisi çok kısa sürse bile:
İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu. ‘Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.’ [2]
Aylak adam da karışıyor kalabalıkta yürüyenlerin arasına, ama bu cümleleri sarf ettiği, sinemadan çıkmış bu kısa ömürlü yaratığın en azından farkında olduğu için sokakta yürüyen o diğerlerinden ayrılıyor. Diğerlerinin ‘tutunamayan’ olarak tabir ettiği başka bir yaratık haline geliyor. Ne var ki onun sahip olduğu ‘farkındalık’, sinema ile ilgili olarak yapılmış bu gözlemcik yazının başında da bahsedilen umut kırıntısına da bir yandan göz kırpıyor. En azından onun dünyada kocaman bir sinema salonu olmasını ve insanların topluca aynı anda içine girip aynı anda dışarı çıkmalarını istediğini, böylelikle meydana gelecek olan başka bir hayatı arzuladığı bir hayal sahnesine sahip olabileceğini akla getiriyor. Başka bir hayatı arzulamak hiçbir hayatı arzulamaktan daha umut verici bir durum sayılabilirse...
[1] The Doors, Soft Parade.
[2] Atılgan, Yusuf. Aylak Adam, s. 18.

5 Aralık 2010 Pazar

Atlarla Manyaklar






Kar neden yağar kar? İki yıl önce öğrencileri çıldırttığım soru. Harika da cevaplar vermişlerdi ilk başta neresinden tutacaklarını bilemeyip rahatsız oldukları roman Gölgesizler okunduğunda derste. Aynı yıl Ümit Ünal'ın uyarlamasını da seyrettik sinemalarda ve sanırım bir ben bir de romanı okuyan öğrenciler sevdi bu uyarlamayı, nedense...Star televizyonu veriyor şimdi TV'de ilk kez diye. Cennet'in Oğlu (Ertan Saban) bir kez daha sevdiriyor kendisini. Ayrıca Selçuk Yöntem harika bir Muhtar, Bekçi (unuttum şimdi aktörün adını) çok başarılı, berber Taner Birsel'e ise diyecek yok. Hatta oyuncu/yazar olarak bir Hasan Ali Toptaş'ın castingsel varoluşuna da. Tek itirazım, İmam'ı oynayan korkunç oyuncu ve Candan Erçetin'in her türlü varlığı.

Gelelim lepitopumuzu kucağımıza almadan önce seyrettiğimiz güzide filme. Michael Winterbottom Efendi I Want You'dan beri takip ettiğimiz bir yönetmen, gerek 24 Hour Party People olsun gerek Cock And A Bull Story ki sonuncusu şahane unutulmaz filmler. Son filmi The Killer Inside Me şiddet ve cinselliğe dayanma anlamında epey iddialı bir işe girişiyor. Pedofilinden tut enseste, sado-mazo durumlardan öldürmekten alınan keyfe obareyyy buyrun buradan yakın. Gender based kafalar için "kadının düşürüldüğü durum" anlamında sinir bozucu olabileceğini tahmin ettiğim filmi sevdim bütün androjenliğimle ne yapayım...Çok stilize, çok ikna edici bir başkaraktere sahip ki artık Casey Affleck bir oyuncu ve insan olarak tescilli bir manyak olduğunu kanıtlamış, harika bir son, yaşasın 50'ler ve film noir'lar...Sevdim gene sevdim. Marie Claire'in bu ayki sayısında Casey Affleck üzerine yazılan yazının başlığını aktarayım: "Evli, yetenekli, tacizci." Varsa günahı boynuna ne diyelim... İnsanlar insanlar...Ama harika bir oyuncu. Jesse James'ten bu yana sırf o oynuyor diye bir film seyredilir diyorum.

Ben bu Gölgesizler'i epey sevmişim şimdi yeniden hatırladım. At sahnesi geliyor, kaçın. Unutulmaz.