3 Ekim 2011 Pazartesi

Bir zamanlar Anadolu'da başka bir hikaye


Kafası karışık okuyucu için bir “Soru İşaretleri Cenneti” ve çözümsüzlüğün eseri olarak Yaban.

Milli Mücadele döneminin Anadolu köyüne ve köylüsüne retrospektif bir bakış atan Yaban hala üzerinde tartışılan bir roman olma özelliği taşıyor. Döneme yönelen bu retrospektif bakış, romanın ‘gerçekliği’ üzerine sorulara yol açarak, romanın ‘tezli bir roman’ mı yoksa Yakup Kadri’nin dediği gibi ‘çölde bir feryat’ mı olduğu yolundaki soruları da çeşitlendiriyor. Yazıldığı dönemden 70 yıl sonra romanı okuyan okuyucu için ise durum daha da karmaşıklaşıyor: Romanın odak noktası dönem ile araya daha çok mesafe giriyor, ‘gerçeklik’ mefhumu iyiden iyiye ikircikleniyor, dahası gerçekler bir kenara bırakılıp sadece metne bakılmaya kalkışıldığında bugünün okuyucusunun algı gardrobundaki üst üste binmiş roman teknikleri, okumaları ve alışkanlıkları kolay kolay bir kenara fırlatılamıyor. Kesin olan bir şey var ki, Milli Mücadele döneminde yazılmış olan ‘büyük politika’ ürünü romanlardan farklı bir doku ve tat var bu romanda. Kafası karışmış bugünün okuyucusunun bu yazıda ilgileneceği konu da bu farkın nerelerden kaynaklanıyor olabileceğidir, bu da roman üzerine bugüne kadar sorulmuş olan birtakım soruları gerekirse bir kez daha sormaya yol açacaktır.

70 yıl sonra okunduğunda bir Reşat Nuri Güntekin ya da Halide Edib romanı (sadece derste okuduğumuz romanlarını düşünmemiz yeterli) okuyucuda romanın güdümlülüğü, gerçekliği ya da roman anlayışı üzerine bu kadar kafa karışıklığına yol açmıyor. Büyük politikanın / idealin siparişi olduğu her hallerinden belli olan romanlar bunlar. Sadece karakterlere bakacak olursak bile, Ateşten Gömlek’in Ayşe’sinin mükemmelliğinin ve gerçekdışılığının yanında Yaban’ın Ahmet Celal’inin psikolojik bir gerçekliği olduğu kesin. Öte yandan, Ateşten Gömlek’in Anadolu’sunun çoraklığı ve çetinliği, Yeşil Gece’nin köylüsünün bağnazlığı ve din sömürücüleri tarafından baştan çıkarılmaları gibi yönler Yaban’da da görülüyor. Hatta bu iki özellik, Yaban’da o kadar grotesk boyutlara varıyor ki, soru işaretleri de tam bu noktada beliriyor: Bu aşırı iğrenme ve iğrendirme durumu büyük politikaya / ideale hizmet için mi var, yoksa tamamen Ahmet Celal’in aynı grotesk boyutta darmadağan olmuş psikolojisinin yansıması mı? Belki de yazar iki özelliği de harmanlamak istiyor, açık bir kapı bırakıyor. Nitekim romanın sonunda Ahmet Celal’in akıbetinin ne olduğunu bilmiyoruz. Bu bir Halide Edib ya da Reşat Nuri romanı olsaydı böyle bir ucu açıklık söz konusu olamazdı: Karakter ya Ayşe örneğinde olduğu gibi kutsal amaç uğruna şehit düşerdi, ya da Şahin Öğretmen gibi roman sonunda bilinmeyen diyarlara doğru yol alsa bile bundan sonra izleyeceği, kutsal amaç doğrultusundaki eğitim ışıklı yol kesin olurdu. Oysa Ahmet Celal, koskoca bir soru işareti bırakıyor okuyucuya: Ölecek mi? Ankara’ya, o cennet mekana mı gidecek? Ölümcül karamsarlığından silkinip o da başı haleli bir aydın mı olacak?...

Ramazan Kaplan da roman üzerine düşünürken şu soruları sorarak başlıyor yazısına: Ahmet Celal kimdir? Ve niçin köydedir? O, kendisini köye adamış bir ideal adamı mıdır? Yoksa tabiatın kucağında, sessiz bir köyde huzur arayan bir münzevi midir?[1] Şahin Öğretmen gibi milli savaşın eğitim kolunda nefer olmak üzere bilinçli olarak kırsala koşmamıştır o, fiziksel ve ruhsal sakatlıklarından kaçmak için kendi kendini köye ‘sürmüş’ gibidir daha çok. İnsanın hangi birini alıntılayacağını şaşırdığı köy ve köylü hakkındaki hayvansı, tiksinti verici, kasvetli imgeler onun psikolojik cerahati gibidir, sürekli akarak romanın tamamına yayılır, ‘pislik’ve ‘rahatsızlık’ duygusundan başka bir şey vermez. Üstelik daha köye gelirken, kafasında, peşin hükümle tasarlanmış bir köy imajı da vardır. Ona göre, toprak katı ve tabiat baştan zalimdir. [2] Peki bu köyün gerçekliği mi, Ahmet Celal’in psikolojisinin gerçekliği mi? Ya da Ahmet Celal’in psikolojisinin gerçekliğiyle / onun gözünden görülenlerle gene bir soruna dikkat çekilmek mi isteniyor, ideoloji ışığında?

Romanın tamamına yayılan bu psikolojik cerahat, yarattığı rahatsızlık duygusunu romanın tekniğine de yansıtıyor. Ahmet Celal’in köylülere karşı hissettiği rahatsızlık verici duygulara, kararsızlığı da eklemek gerekiyor. Büyük iğrenme duygusunun altında bir yandan da zaman zaman onlara yaklaşma gayretine girdiğini görüyoruz. (Ya da okuyucuyu buna ikna etmek istiyor.) Memet Ali askere gittikten sonra Zeynep Kadın’a bundan sonra kendisini oğlu bellemesini tekrar tekrar söylediğini unutmayalım. Göstermiş olduğu buna benzer kararsız yaklaşımlar, anlatıya da “kararsızlık” katıyor: Alışılageldik bir olay örgüsünden oluşmuyor roman. Kararsız aklın bölük pörçük hezeyanlarını sunan, bugünün okuyucusunu daha da muallakta bırakan kafası karışık bir metin karşımızdaki. Evet, alışılageldik çatışmalar var

( Salih Ağa-Ahmet Celal çatışması, iffetsiz Cennet kadın-köy ahalisi çatışması vb.) bu kurmaca metinde, ancak ne idealize edilmiş bir karakter, ne de özdeşim kurulabilecek bir karakter var bir yandan da. Peki Ahmet Celal’in ne ideal ne de özdeşim kurulamaz oluşunu bugünün okuyucusu bir anti-kahraman ya da “yeraltı adamı” olarak okuyabilir mi? Bu sorunun cevabını vermek de zor, zira metne sızmış olan Ankara cenneti ve Berna Moran’ın da özellikle üzerinde durduğu gibi Kutsal Metin’den referansını alan çoban-İsa Mesih figürü Mustafa Kemal, Ahmet Celal’in lekeli zihninde ve ruh halinde idealizm fenerinin sürekli yanıp sönen ikaz ışığı gibi. Haliyle “idealizm” ve “yeraltı adamı” kavramlarını yan yana koymak kolay olmuyor.

“Bir kurmaca metin, yazarı onu yazdıktan sonra artık onun eseri değildir” denebilir, ancak yazının bu kararsızlık noktasında Yakup Kadri’nin kendi eseri hakkında söylediklerine göz atmakta gene de fayda var:

Kiralık Konak, bence roman tekniğine en uygun olan eserimdir. (şüphesiz! [3]) Yaban’a gelince: O, bütün milli heyecanlarımı taşıyan kitaplarımdan biri olmak dolayısıyla bence çok kıymetlidir.

Yaban’ı köy romanı olarak yazmadım. Bir sosyal sorun attım ortaya. Entellektüellerle köylüler arasındaki uçurumu göstermek için yazdım. Bu ayrılık bir dereceye kadar Avrupa’da da mevzuu bahistir. Kendim o köylerde dolaştım. Haymana, Mihalıççık çevrelerini dolaştım. Romanın kahramanı kendimim. Köylü orada gördüğüm köylüdür.

Yaban’a yöneltilen başlıca suç, kitabın köylü aleyhtarı bir karakter taşıması; köylünün maddi manevi sefaletini bir entellektüel ağzından tezyife kalkışmış olmasıdır...Yaban, bir objektif roman değildir. Yaban, bir ruh sıtmasının birdenbire acı ve korkunç bir gerçekle karşı karşıya gelmiş bir şuurun, bir vicdanın çıkardığı yürek parçalayıcı haykırışıdır...[4]

Alıntıdan anlaşıldığına göre, Yakup Kadri’nin de kafası karışık. Romanın objektif olmadığını söylediği gibi bir yandan da gördüklerini, deneyimlediklerini yazdığını belirtiyor, “acı ve korkunç bir gerçekle karşı karşıya gelmiş bir şuurun haykırışı” olduğunu söylüyor. Kullandığı “gerçek” kelimesi önemli, çünkü bu kelime psikolojik bir gerçeklikten fazlasına işaret ediyor gibi: Ortada olan bir soruna / köylerimizin ve onlarla aydının arasındaki uçuruma. Belki de bu soruna işaret etmek adına yani gene ideolojik bir amaç uğruna “abarttığını” söylemekten çekiniyor ve psikolojik bir gerçekliği kalkan olarak kullanıyor. Sonuç olarak Yaban, kodları belirgin olan, kolay çözümlenebilir bir “lekesiz aklın ebedi güneş ışığı” cinsinden Milli Mücadele romanı olmamakla farklı bir yer kazanıyor.[5]

KAYNAKÇA

Kaplan, Ramazan. Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Köy. Ankara: Akçağ, 1997.

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri. Yaban. İstanbul: İletişim, 1996.

Ünlü, Mahir & Özcan, Ömer. 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Öncesi, Meşrutiyet Dönemi, 1900-1923. İstanbul: İnkılap, 1987. Alıntı: Milliyet Sanat, Nisan 1977 (Yaban’ın 2. Baskı Önsözü).


[1] Kaplan, Ramazan. Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Köy. s. 100.

[2] Karaosmanoğlu, Yakup Kadri. Yaban. ss. 32-33.

[3] Benim yorumum.

[4] Ünlü Mahir & Özcan Ömer. 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Öncesi Meşrutiyet Dönemi, 1900-1923. s. 275.

[5] “Lekesiz aklın ebedi güneş ışığı” ya da “Eternal sunshine of the spotless mind”, bir 17. yy Alexander Pope şiiri.

İyi Kitap sayı 30, başka bir yazı


Esrarlı adadaki iki kahraman: Grk ile Tim
İngiliz yazar Josh Lacey'nin kaleme aldığı GRK serisinin dördüncü kitabı GRK Kaplumbağa Operasyonu nihayet raflardaki yerini aldı. Bu macerada Tim ile onun cesur, cömert ve sersem köpeği Grk dev deniz kaplumbağalarını kurtarmak için kıyasıya bir mücadele veriyor.


On iki yaşındaki
Timothy Malt ile adı cesur, cömert ve sersem anlamı­na gelen köpeği Grk'nin maceraları Grk Kaplumbağa Operasyonu adlı ki­tapla doludizgin devam ediyor. Josh Lacey'nin yazdığı serinin ilk üç kita­bında, Grk'nin Tim'in yaşamına dâhil oluşuna ve dünyanın çeşitli ülkelerin­de beraberce atıldıkları soluk kesici maceralara tanıklık etmiştik. Serinin GRK Adında Bir Köpek adlı ilk kita­bında, Tim Londra sokaklarında sa­hipsiz kalmış Grk'yi bulduktan sonra kahraman ikilimiz, Albay Zinfandel'in diktatörlüğünde yönetilmeye başlanan Stanislavya'ya gidip Grk'nin sahipleri Raffifi kardeşleri bulmaya çalışmıştı. Serinin ikinci kitabı GRK ve Pelotti Çetesinde Brezilyadaki en azılı sokak çetelerinden birisiyle uğraşmış; Grk Sosisli Peşinde'de ise New York'ta ça­lınmış olan çok kıymetli bir sanat ese­rinin bulunması için en afili ajanlara taş çıkartırcasına seferber olmuşlardı.

Seriyi okurken kendinizi her an şu soruyu sorarken buluyorsunuz. "Bü­tün bu 'kendi boyundan büyük' mese­leleri başına kim sarar ki?" Bir ipucu vereyim: Cevap bu yazının ilk cümle­sinde geçen sıfatlarda saklı. Evet, olsa olsa cesur, cömert ve sersem birisi bu işlere kalkışabilir; bu özelliklere sahip bir köpek ve tıpkı köpeğine benzeyen sahibi. Birbirlerine benzeyen evcil hayvanlar ve sahipler teorisi Tim ve Grk örneğinde bir kez daha doğrulanı­yor sanki. Eğer her ikisi de öyle olma­saydı serinin son kitabında tatil için gittikleri tropikal adanın keyfini çıka­rıp, yaşıtları ve türdeşleri gibi şnorkelle denize dalar, serin bir gölgede lezzetli bir biftek yer, ardından şekerleme ya­parlardı, ama onları bunu yapmaktan alıkoyan özellikleri olduğu artık on­larla ilgili unutmamamız gereken bir gerçek. Bu özellikler, yardımseverlik ve doğru olanın peşine düşmek.

Grk Kaplumbağa Operasyonunda Malt ailesi ve artık onlarla birlikte yaşayan Raffifi kardeşler, Hint Okya­nusundaki rüya gibi adalardan birine tatile gidiyorlar, ama anlaşılacağı üzere bu tatil başta Tim ve Grk olmak üze­re kimse için tam anlamıyla rüya gibi bir tatil olamıyor. Sahildeki kayalık­lara vuran, boğulmak üzere olan bir adamın yardım çağrısıyla Tim, Grk ile birlikte Kalipso Adası'na gidip kur­tarılmayı bekleyen dev kaplumbağa­ların peşine düşüyor. Bu girişim Tim ile Grk'yi Kalipso Adası'nın sahibiyle, dünyanın en zengin insanlarından biri olan Edward Goliath'la karşı karşıya getiriyor. Dünyanın en kötücül hırs­larına sahip birilerinin eline çok para geçerse bu durum trajik sonuçlar do­ğurabilir. Canlılar arasında en uzun süre yaşadığı bilinen dev bir kaplum­bağa türünü kobay olarak kullanarak, adasını kaçık ve cani zekâ ürünü bir laboratuvara çeviren Edward Goliath da trajik sonuçlara yol açmak üzere olan bir zengin.

Serinin önceki kitaplarından fark­lı olarak bu maceraya bilimkurgu ve fantastik öğeler de eklenmiş durumda. Keza Edward Goliath'ın adası, H.G. Wells'in ünlü bilimkurgu romanı Dr. Moreau'nun Adasına konu olan, hay­vanlar üzerinde akıl almaz deneyler yaparak onlardan birer mutant yara­tan çılgın bilim adamı Dr. Moreau'nun adasını andırıyor. Bu benzetmeyi be­lirtmekle yetinip, adanın gizemini açı­ğa çıkarmamak adına daha fazla ayrıntı vermeyelim. Bu kadarı bile yazar Josh Lacey'nin paranın ve iktidarın bilimi kötüye kullanarak yol açtığı sorunları vurgulama isteğini bize gösteriyor. Ne var ki böyle "ciddi" bir meselenin, faz­la ciddi bir hikâyeleme biçimiyle anla­tıldığını sanmayın. Başta Tim ve Grk olmak üzere kahramanlarımız, arada bir onları iyiden iyiye gülünçleştiren tanrı-anlatıcının ve birbirleriyle olan çatışmalarının gerçekçiliği sayesinde, bütün zayıflıklarıyla, sersemlikleriyle, uç noktalardaki özelliklerinin vurgu- lanışıyla, her zamanki gibi sevimli ve komikler. Örneğin, düzen ve kural düşkünü anne Bayan Malt ile bazen 12 yaşındaki Tim'den daha çocuk ola­bilen baba Bay Malt'ın çatışmaları et­rafımızda kolaylıkla görebileceğimiz ebeveyn çatışmalarından.

İyi Kitap'ın önceki sayılarından birinde yazar Josh Lacey, bu seri için esinlendiği başlıca kahramanların Tenten ve sadık köpeği Fındık olduğu­nu dile getirmişti. Bu esinlenmenin iz­lerini Tim ile Grk'nin ilişkilerinde bü­tün mizahi yönleriyle görmek müm­kün. Grk Kaplumbağa Operasyonunda da Tim yer yer, maceranın en can alıcı yerinde uyuklayan, tembelliği baş tacı eder görünen Grk'nin sorumsuzlu­ğundan dem vurup, onunla tatlı tatlı atışıyor. Ne var ki bu "saftirik" ve "tem­bel" görünümlü arkadaşı her defasın­da, Tim'in aklına gelmeyecek dâhiyane yönlendirmelerle iplerin en çözülemez şekilde düğümlendiği anların kurtarı­cısı oluveriyor. "Köpek insanın en ka­dim can dostudur," türünden önerme­ler ve metinler arası etkileşimler, artık arkadaşlarımız haline gelen kanlı canlı karakterler, bir solukta okunan sağ­lamca örülmüş bir macera kurgusuyla Grk Kaplumbağa Operasyonuna yeni dokunuşlar kazandırıyor. Bu durumda sıradaki Grk macerasını sabırsızlıkla beklememek imkânsız hale geliyor.




Nilay Kaya

Grk Kaplumbağa Operasyonu
Josh Lacey
Çeviren: Zarife Biliz
Tudem Yayınları / 216 sayfa

İyi Kitap sayı 30


Dumanlı dağların eteğinde bir çocuk: Fikret Otyam

Fikret Otyam çocuklar için yazdığı otobiyografik romanı Can Arkadaş'ta, bir ressamın hayata bakışındaki o ince hassasiyetle anlatıyor çocuk Fikret'in dünyasını. "Orada bir köy var uzakta," diyerek şarkı edilen diyarlarda büyüyen çocukların hangi değerlerle büyüdüğünü hatırlamak için.


Geçenlerde, çocukluğumun çizgi filmlerinden Heidi'ye denk geldim te­levizyon kanallarından birinde. Ağa­beyimle birlikte oturup, aynı çocuk­luk heyecanıyla koca yanaklı ve koca yürekli bu pastoral kızın dünyasına kapılıverdik bir müddet. Dizi bitip ana geri döndüğümüzde, biraz da hayret duygusu kapladı ikimizi de. O gün gösterilen bölümde Heidi, hastalandı­ğı için büyükbabasının kasaba verme­yi planladığı keçi yavrusunun başına gelecekleri öğreniyor, bu "trajediyi" engellemek için çoban Peter'in peşine takılarak Alpler'in çetin tepelerinde keçiyi iyileştirecek otlar bulmaya kal­kışıyor, sonunda ne yapıp edip keçiyi iyileştirerek onu kasap yolculuğundan kurtarıyordu. Heidi'nin bu son kar­şısında yaşadığı mutluluk neredeyse inanılır gibi değildi.

Fikret Otyam'ın çocuklar için yazdığı otobiyografik romanı Can Arkadaşı okurken, işte bu anekdot geldi aklıma. Romanın kahramanı kü­çük Fikret ile kız kardeşinin, büyükle­rin her zamanki pragmatik nedenlerle ellerinden almak istedikleri köpekleri Fertek'e olan hisleri, Heidi'ninkilerle çok benzer. Mekân Alpler yerine, Orta Anadolu'da "başı boz dumanlı dağ­ların eteğinde bir kasaba", ama çocuk için bir hayvanın can dostluğu her daim, her yerde aynı.

BAŞI BOZ DUMANLI DAĞLAR

Resimlerinde sıklıkla Anadolu kırsalını konu edinen başarılı ressam Fikret Otyam, çocuklar için kendi çocukluğunu yazdığı
Can Arkadaş'ta, resimlerindeki dünyaya bu sefer de yazıyla, bir çocuğun hiç büyümeyecek gibi dış dünya tarafından büyülendiği ruh haliyle yeniden hayat veriyor. 1976 yılındaki ilk basımından yıllar sonra İş Kültür Yayınları tarafından tekrar ya­yımlanan romana, Otyam'ın çizimleri ve romana konu olan mekânların fo­toğrafları eşlik ediyor. Bu görsel zen­ginlik, artık izleyecek bir Heidi'leri olmayan günümüz çocuklarına fazla aşina gelmeyen bir dünyanın; kasaba­ların, köylerin, uyduruluveren oyun­ların oynandığı bağların, bahçelerin, dere kenarlarının, en iyi arkadaşla­rın köpekler ve eşekler olabildiği bir hayatın kapılarını açıyor. Üstelik bu resim ve fotoğraflar çocuklara bilgi de veriyor: Keçilerin hep sırayla git­tiklerini, köylerdeki ve kasabalardaki bazı evlerin duvarlarının çizimlerle süslendiğini (Otyam'ın bugünkü resim anlayışının kökenlerini görmek de ca­bası), köylü teyzelerin kışın soğuktan korunmak için yüzlerini nasıl örttük­lerini ve bunun gibi daha birçok şeyi kitaptan öğreniyoruz.

MASAL TADINDA ANLATI
Otyam'ın romanına kattığı görsel etkinin canlılığı bir yana, otobiyogra­fik anlatılarda sıklıkla rastladığımız, anıların art arda sıralanması yönte­mi yerine, oluşturduğu derli toplu bir kurmaca olay örgüsü, okuduğumuz metni gerçeklikle hayal arasında bir çizgiye yerleştirerek, okuyucuya bir romandan alınan hazzı veriyor. Öksüz kalan kız çocuğu Havva'nın eve getiri­lişinde küçük Fikret ve kız kardeşinin önce onu yadırgayıp, sonra kardeşle­ri olarak benimsemeleri, çocukların dünyasına özgü şeffaflıkla anlatılırken ne kadar gerçekse, Fikret'le Havva'nın çocukça maceraları da o kadar ger­çekçi bir dille aktarılıyor. Dolapların tepesine çıkıp şemsiyeden paraşüt ya­pıp atlama maceraları; kasabanın ço­cuklarının bisikletlerinden uçak yapıp bayır aşağı uçma denemeleri; masalcı teyzenin anlattığı masallardaki tuhaf yaratıkların etkisinde kalarak, haylaz­lıkları sonucu geçirdikleri hastalıklar­da ağızlarından ateşler çıkaran ejder­halarla savaşmaları, bir masalın tadını ağzımıza sürmeyi de ihmal etmiyor.

Bu masalları ressam, yazar, gazete­ci Otyam'ın değil de, küçük Fikret'in dile getiriyor olması, onları daha da içten ve canlı kılıyor. Keza, büyüklerin zaman zaman kolaylıkla unutabildi­ği ya da sürekli bahsettikçe anlamını boşalttıkları değerleri, bir çocuğun dile getirişi çok daha anlamlı. Ellerin­den alınan topraklarda kötü şartlarda, emeğinin karşılığını alamadan çalış­tırılan işçilerden biri olan Havva'nın babası, bu duruma isyan etmesinin bedelini hayatıyla öderken, küçük Fik­ret olayı, kasabada konuşulanlardan duyduklarını anlamlandırmaya çalı­şarak aktarıyor. Anlatıcı toplumsal bir eleştiri yapmak için yetişkin bir adam oluvermiyor o esnada. Fikret ve arka­daşları kendi evlerini inşa eden insan­lara yardım ederlerken, oyun oynar gibi keyif alıyorlar.

Kısacası, Fikret Otyam, kendi ço­cukluğunu anlatırken ruhuna geri döndüğü küçük Fikret'in "başı boz dumanlı dağların eteğindeki" dün­yasını, onun büyülenmiş ve etrafını algılamaya çalışan gözleriyle dillendi­rirken, "Orada bir köy var uzakta," di­yerek şarkı edilen diyarlarda büyüyen çocukların hangi değerlerle büyüdü­ğünü, yetişkinlerin didaktik dumanlı perdelerini aralayıp, masalların için­den anlatıveriyor.

Can Arkadaş
Fikret Otyam
İş Bankası Kültür Yayınları / 95 sayfa

30 Eylül 2011 Cuma

Yanlış okumalar


"If you read a person rightly, you get the meaning truly." İlk bakışta Şıpsevdi sakızının içinden çıkmış gibi gözükse de bu cümle, insana yapılan "okunacak bir kitap" benzetmesi pek yerinde. Hele de zaman zaman hayatımızın insanları "misreading"lerle okuya okuya geçtiğini düşünüyorsak...

27 Eylül 2011 Salı


Arayı açmadan devam edeyim...

Üniversiteden arkadaşım Ege her hafta blog'undan paylaştığı zen deneyleri önerilerinde bu hafta duyduğumuz seslere odaklanmamızı, kulaklarımızı kocaman açarak mevzubahis duyumuzu en konsantre halinde yaşatmamızı salık veriyor. (Bu arada bu sabah otobüste gelirken bu deneyi koku duyumuz üzerinden yapmaya çalıştığımızı düşünüp güldüm kendi kendime. Türkiye'de!) NBC'nin son filmi Egeciğin ses odaklı deneyini de otomatikman hatırlattı. Yönetmenimizin ses konusundaki takıntısı malum, Bir Zamanlar Anadolu'da da odaklanma ve farkına varma hali sesi en ileri boyutta ayrıştırarak gerçekleştiriyor kendisi. Toprak, rüzgar, gökgürültüsü, yağmur, karıştırılan çay kaşığı, ağız şapırtısı, araba motorunun sesi, anlaşılamayan mırıltılar... Her birine teker teker yoğunlaşma ve bunları duyurma çabası anlatmaya çalıştığı hikayeyi nasıl ve neden anlattığını da gösteriyor gibi sanki. "Bir zamanlar Anadolu'nun bozkırında görev yapan bir doktor varmış." Bir hikayeye başlamak için yerinde bir girizgah. Bir masal girişiyle taçlandırılmış gerçekliğin dibine kadar vurgulandığı bir hikaye. Nitekim o Anadolu sahnesinde karşımıza çıkan olay, manzara, karakterler her şey dış dünyamızla fazlasıyla ve birebir örtüşmekte, anlatım dili de sapına kadar cinema verite. Orada o uzak kırsalda yaşananlar birer Anadolulu olan çoğumuzun malumu değil mi? Asıl mesele de bu değil zaten, en kaba saba haliyle insan olma hali. Yani en çok büyük addettiğimiz edebiyatçıların anlamaya ve anlatmaya uğraştığına benzer bir insan olma hali. Cannes vesilesiyle fikir yumurtlayan ecnebi eleştirmenlerin tabiriyle film "edebi, Dostoyevski tadında vs." keza. Hah ben de Murathan Mungan'ın Cenk Hikayeleri'ni hatırladım mesela. Şehirden uzaklaşıp bozkıra gittikçe çıplaklığı daha bir görünür hale gelen insan ruhu. Filmdeki ruhlar da her bir ses dalgası gibi ince ince ayrıştırılarak, yeterli ama etkili dozda sergileniyor.
Nuri Bilge Ceylan bu filmin standart dışı bir film olmasını istediğini söylüyor. 177 dakikalık süreyi dayandırdığı en temel nokta da bir romancı gibi özgür olma isteği. Nasıl ki bir romancı istediği uzunlukta yazabilir, ben de bunu yapabilmeliydim, diyor. Nitekim kendisi filmini "izlenmesi zor" olarak nitelendiriyor ama galiba bu noktada zaten onun filmlerini izlemeye teşne kitleyi kast etmediği belli. Tiyatro izler gibi izledik valla. Tiyatrodan kastım bu ruhsal epik anlatının diyalog, mizah ve herkesin teker teker sahneye çıkıp rolünü oynayıp çekilmesi bağlamında son derece teatral ve de kolay izlenebilir oluşu.

"Neden filmde doğru dürüst kadın yok?" diyenlere cevap veresim hiç yok. "Nasıl yok?" diyeyim, geçeyim. Benim androjen damarımı kabartmayın.

"Sanat hakikati anlatmaya çalışan bir yalandır" demişti Picasso. Bkz. Bir Zamanlar Anadolu

Küçükken sinebadi arkadaşım Barış'la izlediğimiz filmlerin kendimizce eleştirilerini bir defterde toplardık. Şimdilerde o zaman yaptığımız yorumları okumak oldukça eğlenceli tabii. Hararetle duygusal etkileşim içine girdiğimiz filmleri yerden yere vururken de göklere çıkarırken de "eleştirel mesafe"den nasibimizi almamışız haliyle ama içimizdeki sinema aşkının filizlenme hallerine şahit olmak pek keyifli. Bu girizgah niye mi? Nuri Bilge Ceylan'ın son şahikası Bir Zamanlar Anadolu'da'yı taze taze izlediğim için girdiğim coşkulanımı dile dökme isteğim küçükken tuttuğumuz film defterlerini hatırlattı da ondan.

Devam edecek...

21 Eylül 2011 Çarşamba


‘Kalender’ kavak ve sebep oldukları üzerine

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti yapısal açıdan roman türüne kafa tutar bir görünümdedir. Fethi Naci, başlı başına bir hikaye olabilecek kimi sayfaların romana eklendiğini söyler.[1] Gerçekten de roman, bu özelliği bakımından kendisinden önce yazılmış olan bir öyküyü akla getirir: Haldun Taner’in “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” adlı öyküsünü.[2]

Öykü, Kalender adlı bir atın sokakta yürürken aynada kendi suretini görüp heyecandan ve korkudan kişneyerek gemi azıya alıp geri geri gitmesi ve sokakta zincirleme araba kazasına neden olan bir kaosa yol açmasıyla başlar. Kalender’in yarattığı bu ‘kelebek etki’ sayesinde o sokakta bulunan karakterlerin ve o karakterlerle ilişkili olan dünyanın farklı yerlerindeki karakterlerin hayatlarından o günde geçen bir kesit sunulur bize öyküde. Bir gün sonra Kalender aynı sokaktan geçerken aynada kendi suretini gördüğünde bu sefer ‘kişnemez’, adete karakterleri okuyucuya sunma işlevi sona ermiştir ve öykü bu şekilde sona erer. Öykünün başı ve sonu arasındaki sayfalar çıkarıldığında mevzu bahis olan, Kalender’in bir gün bir sokaktan geçerken aynada kendi suretini görüp korkarak kişnemesi ve geri geri gitmeye başlayarak kazaya yol açması, ertesi gün de aynı sokaktan geçerken hiçbir tepki vermemesidir. Ancak yazar, ‘Kalender çerçeve hikayesinden’ aradaki alana odaklanarak okuyucuya Kalender sayesinde bir ortaklıkları bulunan karakterleri sunmayı seçen bir öykü yapısı oluşturur. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin çerçeve anlatısının kahramanı da devrilmek üzere olan bir kavak ağacıdır; onun aracılığıyla etraftaki karakterlerin hayatlarından kesitlere şahit olma imkanını yakalar okuyucu. Dolayısıyla “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” öyküsünün yapısıyla olan benzerlik düşünüldüğünde uzun bir öykü gibi okunabilir Yenişehir’de Bir Öğle Vakti de.

Fethi Naci, yapısal olarak kural dışı olan bu romanda kavak ağacının bağımsız hikayeleri birbirine bağlamak için bir ‘uhu’ gibi kullanıldığını söyler.[3] “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu”nun ‘uhu’sunun da Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin ‘uhu’sunun da anlatılarına yapısal bir çeşni getirmekten başka sembolik görevleri de vardır aslında. Nitekim Yenişehir’de Bir Öğle Vakti yayınlandıktan sonra üzerinde en çok durulan konu, yazarın kendisinin dahi beklemediği bir şekilde, kavak ağacının neyi temsil ettiği sorunudur.[4] Karşılaştırılan öykünün birleştirici unsuru olan Kalender ismindeki atın ‘kalender’ bir at olması, romandaki birleştirici unsurun ise artık yaşama alanı kalmadığı için devrilmek üzere olan, yaşlı ve bir bakıma ‘kalender’ bir kavak ağacı olması iki anlatıcı için de manidardır aslında. İkisi de bütün zavallılıklarına rağmen hem yapısal bir bütünlük oluşturma görevinin altından layıkıyla kalkarlar hem de hikayelerinin oluşmasına vesile oldukları karakterlerin her biri ve bütünü için sembolik anlamlar teşkil ederler. Böylelikle anlatıların yapısal ve tematik bütünlük kazanmasını da sağlarlar.

Öyküde bir kalender at trafik kazasına, bu trafik kazası zor zoruna yaşanmaya çalışılan bir Yeşilçam bozması aşka, bozulan bir ticari sözleşmeye, bozulan bu ticari sözleşme Nazi Almanyası’nın bozguna uğrattığı bir ailenin küllerinden yeniden doğuşuna, dolayısıyla birden fazla insanın başarısızlığına ya da hayırlarına vesile olur. Romanda ise yapısal bir bütünleştirici unsur olarak kavak ağacı, Mevhibe Hanım’ın babasından kalma apartmanında yaşayanların ve apartmanın çevresindeki kişilerin bireysel başarısızlıklarının ya da iyiden iyiye kaybettikleri dil yetilerinin / iletişimsizliklerinin sembolü gibidir. Her karakterin mevcut sistem içinde kendine biçtiği ancak gerçekleştirmek konusunda sükut-u hayale uğradığı bir biçim vardır. Her birinin bu uğurdaki çabası, yazarın da mizahi diliyle son derece ‘kalenderce’dir.

Tezgahtar Ahmet, bir Hollywood artisti kıvamına gelerek var olmayı düşler bu sistemde. Ne var ki yarattığı aura bir işyeri deposunda sevgilisiyle sevişebilmesini bile sağlayamaz. Hayal edilenlerle gerçeklerin zıtlığının büyüklüğü hepten canlı kılar bu ‘kalender’ etkiyi. Emekli öğretmen Hatice Hanım’ın hayat karşısındaki mutsuzluğu, ev alışverişi gibi en basit gündelik ritüellerde bile beklediği kurallardan oluşan mükemmeliyetçiliğin mutlakiyeti yüzünden suçu etrafa, ‘bir takım’ insanlara hıncını alırcasına atışından bellidir. Kökeni Selanikli zengin bir aileye dayanan Necip Bey, bir yanda burjuva ailelerin bir yanda Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş başka bir sınıfın bulunduğu Yenişehir’in orta yerinde alafranga düşlerle bezeli komforlu bir hayatı gerçek kılmaya çalışır, ancak hazıra dağ dayanmaz ve ona kalan miras eriyince kara kara ne yapacağını düşünmeye başlar. Bir çeyiz sandığı dolusu genç kızlık hayalleri olan bankacı Mehtap, maddi güçlükler içindeki ailesini geçindirebilmek için sandığını açamamak üzere kapatmak zorunda kalır ve senetlerin bordroların arasında yaşam savaşı verir. Hayatta gözüpekliliği sayesinde en çok ‘yırtmış’ görünen Güngör, zamanında niye sevdiğini bilemediği karısından ayrılma mücadelesi verirken, şimdi niye sevdiği de pek anlaşılamayan sevgilisinin yanından polis engellerini aşıp avukatla olan randevusuna yetişmeye çalışırken sevgisizlik çukurunda boğulmaktadır aslında. Prof. Salih Bey, alt sınıfa mensup ailesinden sıyrılarak üstün bir çalışma-savunma mekanizmasıyla sınıf atlamış, mebus kızı Mevhibe ile evlenip aile kurarak ‘saygın’ bir mertebeye ermiştir; ancak ne karısıyla ne de çocuklarıyla sevgiye dayalı bir iletişim kuramaz, işin vahim tarafı bu durumun farkında da değildir. Kendini içinde bulunduğu saygın sosyal mertebenin nizamlarını mükemmellikle yerine getirmeye adayan Mevhibe Hanım da bu uğurda çocuklarıyla kurabileceği sıcak aile ilişkisini harcar. Diğer karakterlere nazaran daha fazla üzerlerinde durulan karakterler, belki de başarısızlık ve umutsuzluğun en vahim neticelerini temsil ettikleri için geleceğin umutları (?!)gençler olan Doğan, Olcay ve Ali’dir. Doğan ve Olcay, ailelerinden ‘aile’ şefkati görmezler, bunun yerine burjuva hayat biçimleri onlara sus payı olarak verilmiştir. Doğan, en şık kıyafetleri giyer, Paris’e okumaya gönderilir. Ne var ki bu sus payı özelliği taşıyan burjuva hayat biçimlerinden bir kaçış olmalıdır. Doğan, bunu sinemada ve Ali’de bulur. Olcay ise binbir sıkıntılarla okuduğu özel okul yılları sırasında kitaplara, sonrasında da abisi Doğan gibi Ali’ye sığınır. Ancak çıkış kapısı bulmak istedikleri burjuva hayatlarının değerleri bir yandan ikisinin de Ali karşısında bocalamasına neden olur. İçinden geldiği alt sınıfın değerleriyle son derece barışık olan Ali ise, istediği kadar gözaltında tanıştığı fahişe Aysel’e bile değiştirilmesi gereken toplumu anlatmaya çalışsın, ‘devrim nasıl gerçekleşmez’in başarısız bir sembolü gibidir. Devrilmek üzere olan kavağın etrafında, bu karakterlerden oluşan kalabalığın içinde Ali gibi alt sınıftan birisi daha vardır: Boyacı Necmi. Önceleri yankesicilik yaptığını öğrendiğimiz Boyacı Necmi de kendince bir yaşam kavgası verip, boyacılık mertebesine yükselmiştir. Onun kavaktan beklentisi ise kavağın neden olduğu kalabalık sayesinde fazladan ayakkabı boyayarak o günü kurtarmaktır; ama o da başarısızlığa uğrar. Hayattaki rolüyle en fazla barışmış olan karakterlerden biri olan fahişe Aysel dahi roman sonunda kadınlığı bağlamında Ali’den beklentilerinin boşuna çıkması yüzünden ufak çaplı bir başarısızlık ve hayalkırıklığı yaşar. Romanın kendinden en bihaber kişisi olması sebebiyle kendisiyle en fazla barışık karakteri olan mahallenin delisi, bu başarısızlıklar kaosunu hem simgesel boyutta hem de devrilme eylemiyle somutlaştırarak taçlandıracak olan kavağın gölgesinde, devrilme eyleminin hemen öncesinde ironik bir Shakespeareyen soytarı görevi üstlenir: “Ey insancıklar! Kendinizden ve başarısızlıklarınızdan artık haberdar olun!” der gibidir ve onun bu sözlerini tamamlayan bir unsur olarak, son derece somut bir şekilde, yaşlı ve kalender kavak, insancıklardan birinin kafası üzerine devrilir.[5] Böylelikle kalender kavak, yapısal ve tematik görevlerini başarıyla tamamlamış olur.

Kaynakça

Doğan, Erdal. Sevgi Soysal, Yaşasaydı Aşık Olurdum. İstanbul: Everest, 2003.

Naci, Fethi. 50 Türk Romanı. İstanbul: Oğlak, 1997.

100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme. İstanbul: Gerçek, 1990.

Taner, Haldun. Bütün Hikayeleri-2. YenişehirJ, Ankara: Bilgi, 2005.


[1] Naci, Fethi. 50 Türk Romanı. s. 360.

[2] Haldun Taner’in “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” adlı öyküsü ilk defa 1953’te yayınlanmıştır.

[3] Naci, Fethi. 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme. s. 374.

[4] Yazar Sevgi Soysal, kendisiyle yapılan bir söyleşide kavak ağacının bu kadar üzerinde durulmasını çok da anlamadığını belirterek, asıl üzerinde durulması gereken konunun Ali üzerinden yapılması icap eden ‘devrimci genç’ eleştirisi olduğunu söyler. Doğan, Erdal. Sevgi Soysal, Yaşasaydı Aşık Olurdum. s. 221.

[5] Kavağın en nihayetinde kapıcı Mevlut’un üzerine devrilmesi sınıfsal eleştirinin odak noktası olduğu başka bir yazı konusu olabilir; ancak bu yazıda toplumun her kesimine ayrı ayrı bir eleştiri yapıldığı görüşü hakimdir.