7 Mart 2012 Çarşamba

İyi Kitap, Sayı. 37, bir diğer yazı


Okyanus dibinde bir yaşam…
Kat Falls, Karanlık Yaşam’da, Jules Verne’den Ursula K. Leguin’e, Isaac Asimov’dan Aldous Huxley’e, bilimkurgu türüne kelimenin tam anlamıyla taptaze bir soluk getiriyor. Bizi yaşamın okyanuslar altına taşındığı apokaliptik bir evrende sorularla ve heyecanla baş başa bırakıyor.


Denizler altında fersah fersah genişlikte bir dünya. Ancak belgesellerde görebileceğiniz, sadece okyanusun derinliklerinde yaşayan türlü türlü deniz canlısı. Güneş ışınlarının denizin dibinde oluşturduğu yansımalarla parıldayan kumlar ve aheste aheste salınan yosunlar. Sıkı durun. Şimdi, okyanusların dibini düşündüğümüzde çoğumuza büyüleyici ve huzurlu gelen bu manzaraya yeni şeyler ekleyeceğiz. İnsanları! Hayır; dalgıçları, denizaltılarıyla sularda süzülen insanları ya da Andersen masallarından fırlamış denizkızlarını değil; bu sefer, yeryüzünde yaşayan kanlı canlı bizleri, üzerimizde dalgıç kıyafetleri ya da suda nefes alabilmemizi sağlayacak hiçbir gerece ihtiyaç duymaksızın suyun altında düşleyeceğiz. İşte Kate Falls, Karanlık Yaşam adlı romanında bu fanteziden hareketle denizler altında yepyeni bir dünya kurguluyor.


Dünyayı bekleyen kıyamete dair senaryolardan birisi de dünyanın sular altında kalacağı yönündedir. Kate Falls, her daim gündemimizde olan büyük depremlerin olması ihtimaliyle son yıllarda sayıları artan tsunami olaylarını birleştirerek, bunların gerçekleşmesi sonucunda yeryüzündeki yaşamın okyanuslar altına taşındığı apokaliptik bir evren tasarlamış.

KARANLIK DÜNYA

Yeryüzünde yaşamaya devam eden bir avuç insan, büyük toplu konutlarda, özel yaşam alanları olmadan yaşamaya çabalarken, insanların büyük kısmı okyanusun dibinde koloniler kurup, özerk devletlerinin sınırlı sayıda da olsa sağladığı imkânla yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyor. Bu yaşam düzeninde okyanus çiftlikleri insanların en önemli faaliyet alanı. Deniz altı kolonilerinde doğan ilk çocuk olan, romanın kahramanı Ty’ın da en büyük hayali, bir an önce 18 yaşını doldurup kendi çiftliğine sahip olmak ve deniz altı insanlarına yiyecek tedarik edebilmek. Ty bir gün, deniz altında yaşadığını düşündüğü ağabeyini aramaya gelen Gemma ile karşılaşıyor ve ikisi “Karanlık Dünya” denilen bu yaşam biçiminin hem karanlık hem de güzel sürprizleriyle karşılaşacakları bir yola giriyorlar.


Yazarının ilk romanı olan Karanlık Yaşam, Jules Verne’den Ursula K. Leguin’e, Isaac Asimov’dan Aldous Huxley’e uzanan bir kulvarda en heyecan verici örneklerini gördüğümüz bilimkurgu türüne kelimenin tam anlamıyla taptaze bir soluk getiriyor. Zaman zaman kurgunun takip edilmesinin zorlaşacağı kadar özgün ve bol sayıda detaya sahip bir evren karşımızdaki. Meselelerinin çokluğu da cabası. Dış dünyanın her daim mücadele edilmesi gereken bir yer olduğu bir düzende, “Düzen ne işe yarar?”, “Asıl korkulması gereken haydutlar kimdir?” gibi soruları son derece akıcı bir olay örgüsünün içinde fark ettirmeden soruyor yazar.

DENİZ ÜSTÜ İNSANI

Ty’ın sesinden dile gelen roman, aynı zamanda onun ve hayatına yeni giren deniz üstü insanı, arkadaşı Gemma’nın olağanüstü şartlarda büyümeye çalışmasını da konu ediniyor. Hiçbir zaman aile duygusunu tadamamış olan Gemma’nın tek isteği, deniz altında yaşadığına inandığı ağabeyini bulmak ve artık onunla yaşamak. Ty’ın ise 18 yaşını doldurup çiftlik sahibi olma hayalinin gerçekleşmesi o kadar kolay değil, çünkü kendilerini güvende hissedebildikleri düzenleri tehdit altında. Ty, insanların artık su yüzeyine çıktıklarında yüksek dereceli güneş yanıklarına maruz kalabildikleri bu “karanlık” dünyada doğan ilk çocuk olduğu için, sorumluluk gerektiren, ayrıcalıklı bir konumda.


Roman, bu özel şartlarda büyümenin yanı sıra, insanın insan olmaya devam ettikçe her ne koşulda olursa olsun taşıyacağı duygulara yer vermeyi ihmal etmiyor. Sistem karşıtlarının, deniz korsanlarının, haydutların, denizaltılarda işlenen cinayetlerin, yaşam mücadelesinin ve terörün ortasında, aile olmanın verdiği huzur ve aşk beliriyor. Omzunda taşıdığı sorumluluğun bilinciyle ve mizacı gereği sağduyulu bir çocuk olan Ty ile onun karşısına delifişek cesaretiyle dikilen Gemma’nın karakterinin zıtlığı, ikisi arasında gelişen dostluğu ve aşkı etkileyici kılıyor. Sevdiği erkekle yaşayabilmek için denizkızı olmaktan vazgeçen âşık denizkızının hikâyesinin bir anlamda tersyüz edildiğini söyleyebiliriz. Hazır karakterlere değinmişken, Karanlık Yaşam’ın son zamanlarda karşımıza çıkan en ilgi çekici ve “görünür” kız karakterlere sahip olduğunu söylemek gerekir. Gemma’nın dışında, Ty’ın kızkardeşi Zoe bütün nevi şahsına münhasır özellikleriyle hikâyeye renk katıyor ve gerçek bir kahramandan beklenenleri gerçekleştiriyor.


Kate Falls’un bu yepyeni evreni bizlere sunarken, ona özgü bir yazın dili yaratmış olduğunu görüyoruz. Örneğin, bu “karanlık” okyanus dibi insanlarının heyecandan midesi kalkmıyor, “mideleri kancaya asılmış bir mezgit gibi çırpınıyor.” Bu kitabın devamında, “daha derin sularda” edebiyat adına neyle karşılaşacağımızı bilemiyoruz ama Falls’un da bilimkurgu türünün kumlarına şimdilik bir “kanca atarak” bizi heyecanlandırdığını söyleyebiliriz.

Karanlık Yaşam

Kate Falls

Çeviren: Münevver Çelik

Tudem Yayınları, 310 sayfa

İyi Kitap, Sayı.37


Dosya: Edebiyatta çocuğa görelik... nedir?
Çocuk edebiyatında karanlık tutum...
Nilay Kaya, Şebnem İşigüzel’in Annem, Kargalar ve Ben adlı resimli çocuk kitabını, üslubu ve konuyu ele alış tarzıyla çocuğa uygunluğu bağlamında değerlendirdi. Çocukları hayata hazırlamak kaygısıyla çocuk edebiyatında her konunun ele alınabileceği görüşüne farklı bir açıdan mercek tuttu.


“Annem yalan söyledi... Dadım yalan söyledi... Öğretmenim yalan söyledi. Bana söylenenlerin tam tersi bir dünyada ne yapılabileceğini ben nereden bilebilirim ki...” Bu sözler Bernard Shaw’a ait. Dergimizin edebiyatta çocuğa görelik konusunu gündemine aldığı bu sayıda, Shaw’un bu sözleri, meseleyi bizzat çocuğun meselesi edinmesi bakımından anlam taşıyor. Özellikle çocuk ve gençler için yazılan edebiyat eserlerinde içerik sorunu bağlamında, insana ve dünyaya dair her şeyin bu yapıtlar için konu olabileceği fikrini barındırıyor bu cümle. Gerek okul öncesi gerekse okul çağındaki çocuklar için ölüm, savaş, şiddet gibi tüm olumsuzlukların onlar için yazılan kitaplarda konu edinilebileceğini pekâlâ savunabiliriz –ki bu görüş sıklıkla benimseniyor–. Onlara dünyayı tozpembe gösteren metinlerin, “korumacı bir yaklaşım” adına çocukları hayata dair gerçekliklerden uzaklaştırdığını ileri süren bu görüş de aslında kendi içinde başka türlü bir korumacı yaklaşıma sahip: çocukları dış dünyanın gerçekliğinden soyutlanmış, sırça köşkte bir yaşam anlayışı tehlikesinden korumaya yönelik bir yaklaşıma. Karşıt görüşü “korumacılıkla” itham eden bu anlayışın, hayata Pollyanna naifliğinde bakan metinlerin günümüzde artık çok da yazılmıyor olduğunu göz ardı ettiğini düşünüyorum. Aslında, çocukları üzmemek adına onlara her şeyi anlatmamayı seçerken de, gerçekliklerden uzak kalmasınlar diye her şeyi anlatırken de, onları korumaya yönelik bir içgüdümüzün olduğunu kabul etmeliyiz.


Mesele, Shaw’un anlayışıyla çocuklara yalan söylememek, onlara her şeyi anlatmaksa, burada asıl dikkat edilmesi ya da tartışılması gereken, ele alınan konunun “nasıl” ele alınacağı olmalıdır. Hangi yaş kitlesine yazarsak yazalım, “iyi edebiyat” eseri yaratmak her zaman için başlı başına bir kaygıdır, ancak çocuklara hitap etmek istediğimiz zaman, yetişkinler için bile baş etmesi yeterince meşakkatli olan meseleleri “nasıl” ele alacağımız bir sorumluluk konusu olmalıdır. Bu düşünce, çocukların düş dünyasını, iradesini, dış dünyayla yüzleşme kabiliyetini hafife almak değildir. Dünyada şiddet de var, cinsellik de var. Her akşam televizyonda izlediğimiz haberleri çocuklarımız izlediği zaman belki de daha çok endişe duymalıyız, ancak kendi seçimlerimizle duygu ve düşünce dünyamıza dâhil ettiğimiz edebiyat söz konusu olduğunda, çocuk psikolojisi alanında çok da ikircikli olmayan temel kaygıları bağnazca bir “korumacılık” olarak görmemek gerekir. İletişim Yayınları’nın Çocuk Kitapları dizisinden çıkan yenice bir kitap, Şebnem İşigüzel’in Annem, Kargalar ve Ben adlı eseri bu bağlamda incelenmesi gereken bir çalışma.


Annem, Kargalar ve Ben
annesi ciddi bir hastalıktan muzdarip olan bir kız çocuğunun gözünden yazılmış. Ancak o kızın büyüyüp yaşadığı o günlere bugünden baktığını, çoğunlukla bir yetişkin diliyle konuştuğunu söylememiz lazım. Annesinin hasta olduğu günleri bugünden bakarak anlamlandırmaya çalışıyor. Ne var ki bir yetişkinin geçmişte yaşadıklarına şu an bir anlam bulması değil söz konusu olan: Bir çocuk evde neler olup bittiğini nasıl anlamıyorsa, anlatının öznesi olan bu çocuk da anlamıyor. Yazar, çocuk gözünden olup biteni anlamlandıramama halini, her ne kadar çocuk diliyle anlatmaya çabalasa da anlatıda karşılaştığımız imgelem ve yorumlama ise bunun aksini gösteriyor. Annesi hasta olduğu için üzüntü ve kaygı duyan bir çocuğun ruh halinin tozpembe olamayacağı malum, ancak metni çevreleyen karga imgesi daha çok palyaçoları ve oyuncak bebekleri korku filmi malzemesi yapan “yetişkin” bir anlayışı hissettiriyor ve rahatsızlık verme hissi amacı güdüldüyse eğer bunu ziyadesiyle gerçekleştiğini söylemeliyim.


Annesi hasta olduğu için evde yardımcı bir kadın tarafından bakılan karakterin bir noktada babaannesi tarafından saçları kesiliyor. Bunun nedenini anlamak için metinden alıntı yapalım: “[...] çünkü annesi hasta bir çocuğun saçları düğüm olur açılmazdı. Bitlenir, bitten kurtulmazdı. Kaşımaktan kafası yara olurdu. Annesi hasta çocuğun saçları bir öbek çalı gibi başının üstünde toplanırdı. ‘Ay ne çirkin şey bu!’ derlerdi.” (s.15) Psikolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkmasından çok önce bile çocukların saçlarını ve tırnaklarını kestirmekten hoşlanmadığı, hatta bundan rahatsızlık duyduğu bilinir. Bu durum masallara da konu olmuştur. Saç kesme, toplumsal boyutta insanları tek tipleştirmeye yönelik doğrudan bir hamle olduğu gibi, başka bir kişinin bedeni üzerinde hâkimiyet kurmanın çok açık bir göstergesi olmuştur hep. Üstelik cinsiyet rolleri devreye girdiğinde, bir kızın saçının kesilmesi, onu erkekleştirmek üzere gerçekleştirilen bir eylem; psikolojik boyutta, kızın benliğine, cinsel kimliğine apaçık bir saldırı ve cezalandırma olarak değerlendirilmeye müsaittir.

EMPATİ VE CEZALANDIRMA

Romandaki kız çocuğuna annesi hasta olduğu için saçlarının kesilmesi gerektiğinin söylenmesi, mevcut duygusal durumdaki çocuğun karşı koyamayacağı bir argümandır ve üzerine gerçekleşen saç kesme eylemi bu durumda bir istismara işaret eder. Çocuk, annesi hasta olduğu için adeta cezalandırılır. Annesi hasta yatağındayken, balkonda kargaların seyri eşliğinde saçı kesilen küçük kızın haleti ruhiyesini okuyan bir çocuk okurun, özdeşim kurma yeteneğinin gelişmesinden ziyade, sebebini bilinç düzeyinde çözmediği bir cezalandırılma korkusunun, psikolojinin terimleriyle konuşacak olursak belki “hadım edilme” korkusunun –üstelik bunu biz “yetişkinler” gibi adlandıramamanın verdiği tedirginlikle depreşme ihtimali çok daha yüksektir.


Kitabın geneline hâkim olan imgelem dünyasının taşıdığı yetişkin işi karamsarlık, daha önce değindiğim gibi, yazarın, anlatıcının yetişkin mi yoksa çocuk mu olduğunu muallâkta bırakmasıyla kanımca bir anlatı kusuru. Bunun yanı sıra aynı imgelem dünyası, yetişkinler için yazılmış kitaplarda hayli modernist ve dekadan olarak tabir edilebilecek karanlık bir anlatı denemesi olabilecekken, ilköğretim dönemindeki çocuklara hitap eden bu kitapta genç okura karanlığı boca etmekten başka bir sonuç doğurmuyor ne yazık ki! Annesinin hasta olduğu günlerde geceleri yatağını daha sık ıslatmaya başlayan karakter, bakın bu konuyu nasıl dillendiriyor: “Uyanınca korkunç bir acı hissettim. Avaz avaz ağlayarak annemin hastalığı karşısında duyduğum acının çelimsiz bedenimde izlediği yolu tarif etmeye çalışıyordum. Kalbimi gösteriyordum. ‘Tam burada!’ Sonra yatağımı ıslatmaya başladım. Sabahları bir ucundan benim, diğer ucundan Zülfiye’nin tuttuğu çişli yatağımı bir ceset gibi sürükleyerek arka balkondan çıkarır olduk.” Alıntıda benim vurguladığım “ceset” benzetmesi, metnin imgelem dünyasının çocuk okurda bırakacağı duygusal ve psikolojik etki adına yeterli bir örnek olsa gerek. Bu kitaptaki karakterle özdeşim kurabilen, hatta onun yaşadıklarına benzer deneyimler yaşayan bir çocuğun bu satırlarla karşılaştığında vereceği düşünsel ve duygusal tepkinin bir başkası için üzülebilme ya da kendi de aynı şeyleri yaşadığı için yalnız olmadığını hissedip rahatlama olacağını düşünmek ne kadar mümkündür? Kaldı ki cesetler, üzücü olmaktan çok korkunç ve rahatsız edicidir.

MUTLU SON YETER Mİ?

Kitap boyunca devam eden “karanlık anlatı” mutlu sonla bitiyor. Metni kurmaca ilkeleri açısından değerlendirdiğimizde, karşımıza çıkan bu “beklenmedik” sonun gelişi, olay örgüsünün bağlandığı noktanın ikna edici olmamasına yol açıyor. Sanki yazar, olay örgüsünün sonuna kadar karanlığı çekici kılarak, okuru irkiltme gibi yetişkin edebiyatında değer bulabilecek kurmaca kaygılarını baş tacı etmiş, hikâyenin sonuna geldiğinde ise yazdığı metnin çocuklar için olduğunu hatırlayıp “çocuğa göre” bir son, yani mutlu bir son yazıvermiş. Sonradan Şebnem İşigüzel’le yapılan bir söyleşide yazarın “Sonunu mutsuz bitirmeye içim elvermedi, değiştirdim,” şeklindeki beyanıyla karşılaşınca şaşırmadığımı söylemeliyim.


Çocukluğumuzda okuduğumuz “Kibritçi Kız” benzeri masalların, bazı Ömer Seyfettin hikâyelerinin, Kemalettin Tuğcu romanlarının yarattığı ajitasyona dayalı duygusal etkiyi bugün bile taptaze buluyor ve zaman zaman bu metinleri pedagojik açıdan eleştirebiliyoruz. Annem, Kargalar ve Ben’i okuduktan sonra bu yapıtları sadece çocuklara üzücü hikâyeler aktaran yapıtlar olarak görüyorum. İşigüzel’in çocuklara yazdığı bu kitabın ise, yazarın modern Türk edebiyatının dalması cüret isteyen derin ve karanlık sularında yetişkinler için konuşturduğu üslubuyla, üzücü hikâyeleri çocukları üzerek, hatta üzmekten daha fazlasını yaparak anlattığını düşünüyorum. Evet, çocuklar büyüyünce “Bize yalan söylediler,” demesinler ama şunu unutmayalım ki meseleleri “nasıl” anlattığımız bağlamında çocuk edebiyatında okur-merkezli yaklaşım bir zorunluluk ve sorumluluk meselesidir.

Annem, Kargalar ve Ben

Şebnem İşigüzel

Resimleyen: Betül Akzambaklar

İletişim Yayınları, 39 sayfa

14 Şubat 2012 Salı

İyi Kitap Sayı 36



Öyküler Shakespeare’i söyler…
16. yüzyılda yaşamış ünlü İngiliz şair ve oyun yazarı William Shakespeare, öykü tarzında yazmamış eserlerini, ama edebiyat eleştirmeni ve yazar Lamb kardeşler, genç okurları Shakespeare’le tanıştırmak için oyunlarını öyküleştirmenin iyi bir yöntem olduğunu düşünmüşler.


İngiliz yazar William Shakespeare yüzyıllardır oyunlarıyla düş gücümüzü etkin kılmaya, insana ve dünyaya bakışımızı şekillendirmeye devam ediyor. Üstelik defalarca okuduğumuz ve her okuyuşumuzda yeni katmanlar bulabildiğimiz oyunlarını tiyatro sahnesinde izlediğimiz gibi, oyunlarından uyarlanan filmleri değişik dönemlerde, farklı yorumlarla izleyerek de Shakespeare’in dâhiyane dünyasını ziyaret etme fırsatı bulabiliyoruz.

Oyunların metinlerini okumasak bile mutlaka bir yerlerde meşhur Danimarka prensi Hamlet’in “Olmak ya da olmamak” şeklindeki “büyük” varoluşsal sorusuyla başlayan, unutulmaz tiradıyla karşılaşıyoruz. Hamlet’in mezarlık sahnesinde elinde kurukafayla duruşu, tiyatronun simgesi haline gelen, gülen ve ağlayan masklar kadar etkili bir tiyatro levhası haline gelmiş durumda.

Gelmiş geçmiş en tutkulu aşk deyince aklımıza Romeo ve Juliet geliveriyor. Sevgili kocasının arkadaşını ölümden kurtarmak için avukat kılığına girip kıvrak zekâsıyla bir mahkeme dolusu adamı ve dönemin yasalarını alt eden Portia gibi güçlü kadın karakterlerine ne demeli? Ölüm, varoluş, sözcüklerin anlamı ya da anlamsızlığı, insana dair zaaflar, erdemler, yalnızlık, iktidar hırsı, maddiyat, gerçek aşk, aile, arkadaşlık; Shakespeare’in oyunlarında her okunuşta yeniden anlam bulan, kendini sorgulatan kavramlardan, değerlerden sadece bir kısmı.

Küçükken, yaşlı bir kralın üç kızını yanına çağırarak en çok hangi kızının onu sevdiğini sınamaya çalıştığı ve yanılgıları yüzünden yaşadığı trajediyi anlatan Shakespeare oyunuyla bir çizgi roman olarak tanıştığımı hatırlıyor ve Kral Lear’ın insanın önyargılara olan büyük zaafına dair bu hikâyesini o yaşlarda okumuş olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Bugünlerde çeşitli yayınevlerince çizgi roman olarak basılan klasiklerin arasında yer alan Shakespeare uyarlamalarını gördükçe, yazarla tanışmak için ne kadar erken olursa daha iyi, bunun için ise her yol mübah diye düşünüyorum. Shakespeare’le tanışmak için öyküler kadar güzel bir yol olabilir mi örneğin?

Shakespeare’in sonelerinde kafa yorduğu, yazının ölümsüzlüğü fikrinin ispatı, bizzat kendi eserleridir de denebilir. Bu anlayış yüzyıllar boyunca devam etmiş ve etmekte ki Shakespeare’in yazdığı dönem olan 16. yüzyıldan birkaç yüzyıl sonra, İngiliz edebiyat eleştirmeni ve yazar olan ağabey-kızkardeş Charles Lamb ile Mary Lamb, genç okuyucuları Shakespeare’le tanıştırmak için onun oyunlarını öyküleştirmenin iyi bir yöntem olduğunu düşünmüşler.

ERDEMİ GÜÇLENDİRMEK
Lamb kardeşlerin bu çalışması ilk olarak 1807 yılında yayımlanır. Kardeşler, bu öyküleri yayımlarken kitabın önsözünde Shakespeare’in oyunlarında bulunan sonsuz çeşitlilikteki şaşırtıcı olayların, oyunların, entrikaların, nüktelerin, komik ve ilgi çekici karakterlerin bu öykülere doğal olarak sığdırılamayacağının altını çizerler. Bununla birlikte, başlıca niyetlerinin genç okurları Shakespeare’in dünyasına adım atmaya teşvik etmek olduğunu belirtirler. Çünkü kendi deyişleriyle, “Yazarların dileği, gerçek Shakespeare oyunlarının büyüdüklerinde onlar için hayal gücünü zenginleştirici, erdemi güçlendirici, bütün bencil ve maddiyatçı düşüncelerden uzaklaştırıcı, bütün tatlı, hoş, onurlu düşünce ve davranışlarda ders verici, nezaket, iyilikseverlik, cömertlik ve insanlıkta öğretici olması”dır. Zira Shakespeare’in sayfaları onlara göre bu erdemleri öğreten örneklerle doludur. Bu eserlerle ya da herhangi bir edebiyat eseriyle yeterli miktarda erdem aktarımı ne kadar gerçekleşir, tartışılabilir, ancak şurası kesindir ki insan oluşa dair her türlü durum, iyisiyle kötüsüyle, olabilecek en dâhiyane olay örgüleri ve karakterlerle, kuru öğreticiliğin akla bile gelmeyeceği bir ustalıkla ozanın yazın dünyasında mevcuttur.


Lamb kardeşlerin Shakespeare’den Hikâyeler’i, yazarın bazı oyunlarını, öykü formatının el verdiği ölçüde tanıtma görevi görüyor. Kitabın, çocuklar için her güne bir masal, hem çocuk hem de yetişkin okuyucular için bir “yeni başlayanlar için Shakespeare” rehberi işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Her durumda, bu öyküleri okuyanlarda Shakespeare’in dünyasının derinliklerine dalma isteği uyandırıyor olması, bu çalışmanın en güzel tarafı. Bu öyküler sayesinde Macbeth’den Portia’ya, Prospero’dan Ophelia’ya gelmiş geçmiş en ilgi çekici karakterlerle tanışabilir; aşk, sadakat, merhamet, intikam, hırs, kibir ve daha nice duygunun, dünyaya gelmiş en yetkin yazarlardan birinin elinde bize tutulmuş bir insan aynasına kavramsal olarak nasıl dönüştüğünü deneyimleyebilirler.

Shakespeare’den Hikâyeler

Charles Lamb, Mary Lamb

Çeviren: Rana Tekcan

İş Kültür Yayınları, 292 sayfa

31 Ocak 2012 Salı

İyi Kitap Sayı 34, Başka Bir Yazı



Herkesin Noel Baba’sı kendine…
Yılbaşı yaklaşırken çocukluğumuza da uzanalım dedik ve biraz nostaljik bir seçimle ünlü Ayşegül serisinin yılbaşı konulu bir kitabını seçtik. Gene Belçika menşeli başka bir dizi olan Ece ile Efe’yle ise günümüzde yılbaşı kavramının alabileceği, zengin mesajlarla bezeli evreni size getirdik.


Yaklaşmakta olan yılbaşı ruhuna çocuklarımızla birlikte, Belçika’dan kütüphanelerimize misafir olan iki kitapla girebiliriz. Bu kitaplardan birisi, çocukluğumuzun Ayşegül’ünden (orijinal adı Martine) macera dolu bir yılbaşı hikâyesi; Ayşegül, Yılbaşı Sürprizi. Bir diğeri ise Catherine Metzmeyer’in Türkçeye Ece ile Efe olarak dönüşen kahramanları, Zoé ve Théo serisinin yılbaşı temalı kitabı; Ece ile Efe, Sürprizlerle Dolu Bir Yılbaşı. Antik adıyla Myra’da, bugün Antalya’ya bağlı olan Demre ilçesinde doğduğu rivayet edilen Noel Baba’nın kökeni ve varlığının sorgulanabilirliği, yılbaşını yeni bir heyecan ve hayal penceresi olarak görmek isteyen çocuklarla yetişkinlerin yılbaşı keyfine zeval vermemeli.

Biz yetişkinler de her sene yeni yılı karşılarken, kendimiz ve sevdiklerimiz için yeni umutlar besler, yeni kararlar alıp birbirimize iyi dilekler sunarken, bu alışkanlığımızı pekâlâ metaforik bir Noel Baba ritüeli olarak görebiliriz.

BAŞINDA DALLARI OLAN İNEK
Ayşegül, Yılbaşı Sürprizi kitabının öyküsü, Ayşegül’ün yılbaşı için hediye olarak bir çift buz pateni hayal etmesiyle başlıyor. Buz patenlerine nasıl kavuşacağını düşünmekten gözlerine uyku girmeyen Ayşegül, erkek kardeşi Orhan’la kafa kafaya verip Noel Baba’yı telefon defterinde aramayı akıl ediyor.

Kendi çocukluğunda Alman buz paten şampiyonu Katarina Witt’in her türlü gösterisini hayranlıkla izleyen, özellikle de Witt 1988 yılında bir buz pateni pistinin açılışı için Ankara’ya geldiğinde buz pateni aşkı iyice kabaran biri olarak, Ayşegül’ün bu tutkusunu anlamamak mümkün değil. Hediyeye ulaşma serüveninin nasıl geliştiğini ve sonuçlandığını bu yazıda açık etmek olmaz, ama Ayşegül’ün köpeği Fındık ve arkadaşlarıyla birlikte tesadüfen buldukları, şatoya benzeyen bir çiftlik evine girmelerinin, onları Noel Baba’ya yaklaştıracak, biraz masal biraz gerçek bir kapı açtığını söyleyelim. Bu arada, serinin diğer kitaplarında olduğu gibi, Ayşegül’ün köpeği Fındık’ın bütün sevimliliğinin üstünde olduğu; çocukların ona verdiği sevgi ve önemin, bizler gibi apartman çocuklarında, “keşke evde benim de bir köpeğim olsa” arzusunu perçinlediği kesin. Ama çocukların ilk kez karşılaştıkları ve Orhan’ın “başlarında dalları olan bir inek” diye nitelendirdiği ren geyiklerini apartmana almaktan bahsetmiyoruz elbette! Yine de bu yılbaşında, güzel bir ormanın ortasında arkadaşlarıyla gezen ren geyiklerini bir gün canlı canlı görmeyi ve daha bir sürü şeyi hayal edebiliriz. Ne demişler? Hayal etmek istemenin yarısıdır.

YILBAŞI KOKUSU
Okul öncesi çocuklarına hitap eden diğer kitabımız Ece ile Efe, Sürprizlerle Dolu Bir Yılbaşı ise Noel Baba’nın kimliğini deşifre etmeden iki sevimli kahramanın yılbaşı hayallerini gerçek kılıyor. Kitabın başlığındaki sürpriz ifadesi boşuna değil, çünkü yılbaşını büyükanne ve büyükbabasının evinde kutlamak üzere ailesiyle birlikte yola çıkan Ece ile Efe, hava muhalefeti nedeniyle bir benzin istasyonunda mahsur kalıp yılbaşı gecesini orada geçirmek zorunda kalıyor.

Çocuklar için hayal kırıklığı yaratan bu beklenmedik durum, içeri tuhaf ve komik görünüşlü, aksakallı bir dedenin girmesiyle (Bilin bakalım kim?) güzel sürprizlerle dolu bir yılbaşı kokusunun solunduğu bir geceye dönüşüyor. Beklenmedik durumlar, sanıldığından çok daha güzel sürprizlere gebe olabilir, diye düşünüyor insan. Önemli olan, Noel Baba’nın varlığı ya da yokluğu, bir çam ağacımızın olup olmaması, yılbaşı geleneğinin Batılı ya da Doğulu mu olduğu değil; belki de mühim olan, istediğimiz her şeye sahip olmak değil de hayal kurmak, umut etmek ve başta sevdiklerimiz olmak üzere sahip olduklarımızın değerinin farkında olmak… Tıpkı Ayşegül ve dostları gibi, Ece ile Efe de bu nahif hakikati soğuk kış günlerini yılbaşı sıcaklığıyla ısıtarak usulca anlatıyorlar. Herkese mutlu yıllar!

Nilay KAYA

Ayşegül, Yılbaşı Sürprizi

Gilbert Delahaye

Resimleyen: Marcel Marlier

Çeviren: Füsun Önen Pinard

Yapı Kredi Yayınları, 20 sayfa


Ece ile Efe, Sürprizlerle Dolu Bir Yılbaşı

Catherine Metzmeyer

Resimleyen: Marc Vanenis

Çeviren: İlke Aykanat Çam

Tudem Yayınları, 16 sayfa

İyi Kitap Sayı 34



Beni bir de benden dinleyin...
Ünlü kişilerin yaşam öyküleri çoğu zaman hem eserleri kadar ilgi çekicidir hem de o eserleri kavrayışımıza katkıda bulunacak zengin ayrıntılarla doludur. Altın Kitaplar’dan çıkan “Benim Adım…” serisi, Cervantes ve Saint-Exupéry’nin hayatına işte bu gözle ışık tutuyor.


Altın Kitaplar son yıllarda karşımıza çıkan en eğlenceli ve aydınlatıcı (bu iki özelliğin bir aradalığı her zaman olumlu sonuçlanmayabiliyor) serilerden birisini huzurlarımıza sunuyor: “Benim Adım...” serisi. Bu üç noktayı kimlerle mi tamamlıyoruz? Şimdiye kadar seriden Leonardo Da Vinci, Marco Polo, Marie Curie, Mozart, Picasso, Albert Einstein, Shakespeare, Charlie Chaplin gibi ünlülerin kendi ağızlarından yaşam öykülerinin anlatıldığı, daha doğrusu yazarın böyle bir üslup içinde kaleme aldığı kitaplar yayımlandı.

DON KİŞOT’UN YARATICISI
Ressamlıktan bilim insanlığına, gezginlikten mucitliğe, müzisyenlikten yazarlığa ve aktörlüğe, çeşitli alanlarda tarihe damgasını vurmuş bu kişilerin yaşam öykülerini, tarih kitaplarında tekrarlanan kalıplaşmış anlatıların dışında bir biçimde sunması, bu kitapların en ilgi çekici özelliği. Başka insanların hayatını, bizzat o kişinin ağzından dinlemenin her şeyden önce anlatıya daha çok samimiyet kattığı bir gerçek. Üstelik hayatına tanıklık ettiğimiz kişinin başından geçen olaylar hakkında kendi yorumlarını öğrenmek, şimdiye kadar o kişiyle ilgili sahip olduğumuz bilgilere yenilerini ekleyip farklı bakış açıları kazandırıyor. Her ne kadar kitapların hepsinde kimin tarafından çizildiği belirtilmemişse de ünlülerin hayatlarındaki kilit anları canlandıran eğlenceli resimler de bu yaşam öykülerine zenginlik katıyor. Bu yazıda serinin, Farah Yurdözü’nün özenli çevirisiyle bizlere sunulan Benim Adım Miguel de Cervantes ve Benim Adım Saint-Exupéry adlı kitaplarını tanıtacağız.

Antonio Tello ile Óscar Julve, Benim Adım Miguel de Cervantes adlı kitapta, belki de gelmiş geçmiş en şöhretli şövalye olan Don Kişot’un yaratıcısı Cervantes’e, sanki bugün bizlerle sohbet ediyormuş etkisi uyandıran bir tarz içinde ses vermişler. Çok fazla şövalye romanı okuyup onların etkisinde kalarak kendisini şövalye zannetmeye başlayan ve yanına yardımcısı Sanço Panza’yı da alarak gerçek hayatın ona sunacağı yanılgılarla dolu hayalî bir âleme dalan La Mançalı Asilzade Don Kişot’un 16. yüzyılda yazılmış öyküsü, yazıldığı günden bu yana roman türünün atası olarak görülmekte. Yel değirmenlerini dev, alelade bir köylü kızını uğruna hayatını bahşedeceği bir leydi olarak algılamakta ısrar eden Don Kişot, gerçek dünya ile kurmaca arasındaki ince çizgiyi bizlere aynı incelikle gösteren bir kahraman oldu hep. Kitapta, Cervantes’in hayatında hangi evrelerden geçtikten sonra bu kahramanı yarattığına şahit olurken, başından geçen bir dizi olayın yazdıklarına nasıl yansıdığını da görüyoruz. Örneğin Don Kişot’ta yer alan “Tutsağın Öyküsü”nün ilham kaynağının, Cervantes’in 1575 yılında Cezayirli korsanlar tarafından beş yıl süreyle esir alınması olduğunu öğreniyoruz.

Don Kişot dışında, aralarında tiyatro oyunlarının da bulunduğu başka birçok esere de imza atan Cervantes’in inişli çıkışlı hayatının ayrıntılarını kendi ağzından öğrenirken, onu tarih kitaplarında adı geçen yazar olma özelliğinin dışında, tıpkı bizler gibi doğan, ölen, acı-tatlı deneyimler yaşayan ve yaşadıkça öğrenmeye devam eden kanlı canlı bir insan olarak algılama fırsatını buluyoruz.

KÜÇÜK PRENS
Dikkat dikkat sevgili okuyucular! Şimdi “Benim Adım...” serisinden en son çıkan kitap olan Benim Adım Saint-Exupéry’ye göz atmak için havalanıyoruz. Lütfen kemerlerinizi bağlayın. Yine bir yazarın yaşam öyküsüyle karşı karşıyayız. Bu defa hayatı boyunca dünyanın uçsuz bucaksız köşelerini uçarak gezmiş, bizlere gelmiş geçmiş en özel romanlardan birisi olan Küçük Prens’i kazandıran yazarımızın diğer mesleği olan pilotluğun ona sunduğu zenginliklere tanıklık etme şansımız da var. Bu kitapta da Saint-Exupéry’nin yaşam öyküsü bizzat kahramanının ağzından anlatılıyor.

Kitabın başında, “En çok tanınan karakterim olan prensle ortak bir yanımız var. Eğer bu kitabı sonuna kadar okumaya devam ederseniz ne olduğunu öğreneceksiniz,” diyen Saint-Exupéry’nin sarı saçları ve sarı atkısı, çıtkırıldım hali ve özenle büyüttüğü çiçeğiyle kendine ait bir gezegende tek başına yaşarken, dünyadaki bir çölde bir pilotun karşısında beliriveren Küçük Prens’i, bu kitap okunduktan sonra daha da anlam kazanıyor. Aynı zamanda savaş muhabiri, sinemacı ve mucit olduğunu öğrendiğimiz yazarın yaşadıkları, tıpkı ünlü kahramanı Küçük Prens’in yaptığı gibi, bize hayatın sunabileceği çeşitliliği ve kendi biricikliğimizi gösteriyor.

Serinin her iki kitabının bir başka güzel tarafı, kitapların sonunda, kişilerin yaşamının yanında, o kişinin yaşadığı yıllardaki tarihi olayların ve sanat/kültür alanındaki gelişmelerin de kronolojik sırayla verilmesi. Böylelikle yaşamı hakkında bilgi sahibi olduğumuz kişiyi zamanının dokusu içinde daha canlı ve derinlikli bir şekilde değerlendirebiliyoruz.

Nilay KAYA

Benim Adım Miguel de Cervantes

Antonio Tello, Óscar Julve

Çeviren: Farah Yurdözü

Altın Kitaplar, 64 sayfa


Benim Adım Saint-Exupéry

Meritxell Marti, Valenti Gubianas

Çeviren: Farah Yurdözü

Altın Kitaplar, 210 sayfa

29 Ocak 2012 Pazar

Mildred Pierce ve Cemile



Soğuk kış günlerinin kadim dostları diziler ardı ardına tüketiliyor. The Bing Bang Theory, American Horror Story, Enlightened, o, şu, bu derken en son Mildred Pierce'ı seyrettim. Belki uyarlandığı roman daha derli topludur ama dizi için aynı şeyi söylemek zor. Kurguyu toparlayamamalar, ucuz geçişler, karakterlerin can bulamaması, bütün bu zaafların içinden başarılı bir aktris olarak sıyrılmaya çabalayan bir Kate Winslet. Çabalayan diyorum çünkü iyi oyunculuk performansı için ortada iyi bir iş olması gerekir. "Senaryo berbat ama oyuncular mükemmel!" Öyle bir şey yok. Öyle Bir Geçer Zaman ki'nin bahtsız Cemile'sinden bir adım ötede değil Mildred Pierce karakteri, kendimizi kandırmayalım. Bkz. kaderin sillesini fena yiyen kadın modeli.

16 Ocak 2012 Pazartesi

A Comedy of Errors, A Drama of Horrors, kafiye olsun diye...




3 saatlik open-book sınavlarda gözetmenlik yaparken çıkan gereksiz bağlantılar... Hikaye, Rana Tekcan'ın muhteşem çevirisiyle Türkçede de yayımlanan Mary-Charles Lamb kardeşlerin Shakespeare'den Hikayeler'ini okumamla başlıyor. Lamb kardeşler vesilesiyle Shakespeare'in şimdiye kadar okumadığım oyunlarından masal tadında sinopsislerle haberdar oldum. Bunların içinden Comedy of Errors bilhassa ilgimi çekti. Shakespeare'in hemen hemen tüm oyunları gibi deplasmanda geçiyor ve bu seferki mekan Efes civarları. Yazarın ilk oyunlarından olduğunu öğrendiğim Comedy of Errors, en farsa dayalı, en slapstick dokunuşlarla bezeli ve en keyifli ama bir o kadar da birbirine karıştırılan ikizler, onun bunun yerine geçen karakterler ve kelimenin tam anlamıyla kalabalık, dallı budaklı aile üyeleriyle en karışık oyunlarından biriymiş meğerse. Ciddi ciddi bir soy ağacı çıkartmak gerekiyor öncesinde ve okurken. Küçükken boş derslerde oynadığımız kim kiminle nerede ne yapıyor oyunlarının 'naif'liğinde bir de. O nasıl mutlu bir sondur, o bir ailenin huzurlu bir araya gelişi nasıl güzel bir tamamlanmadır! Beynimdeki muzur ve de lüzumsuz onu buna bağlama hücreleri hemen harekete geçiverdi ve yakınlarda sezon finalini yapan The American Horror Story'nin mutlak huzura eren ailesi geldi. Ancak öte dünyada gerçekleşen benzer bu huzur ise bir "drama of horrors" en sağlamından. Neredeeen nereye?