3 Eylül 2012 Pazartesi

XOXO The Mag, Eylül 2012: Aydınlanma mı? Delilik mi?








HBO’nun “dünyayı aydınlatan” dizisi Enlightened ikinci sezonuyla tekrar huzurlarımızda…



Aydınlanma aydınlanma denilen gözleri şaşı olmuş bir canavar… O gözler içeriye bakıyor, dışarıya bakıyor, arada kalan “ben”e bakıyor, o gözlerin sahibi şaşırıp kalıveriyor. İçinde yaşadığımız evren, bize dinginlik getirsin, artık şaşırtmasın derken “aydınlanma” denilen mefhum hallaç pamuğuna dönüşüyor? Nasıl mı? 2011’in Kasım ayında HBO ekranlarında arzı endam etmeye başlayan Enlightened’ın Amy Jellicoe’sunun durumunda 24.000 $’lık terapi faturasıyla mesela. Mark White ile birlikte yazdığı dizide kendine yönelik tahribattan oluşan eski hayatını “aydınlanma” yoluyla bertaraf etmeye çalışan Amy’ye hayat veren Laura Dern, Ocak 2013’te ikinci sezonu yayımlanmaya başlayacak olan diziye bakalım nasıl bir aydınlanma getirecek?

İlk sezon boyunca ruhsal arınmasını yaşadıktan sonra biraz da paradoksal bir şekilde eski hayatını geri kazanmak için traji-komik hallere düşen Amy’nin çırpınışları biz günümüz Havva’larına pek de yabancı gelmemişti. Bir yandan “Yatlar katlar başkalarının olsun, benim tek emelim iç huzurum,” derken kurumsallık ağından örülü iş yerlerinde ister istemez kendini rekabet öznesi olarak buluvermek, “Aslında istediğim sadece basit, huzurlu bir ilişki,” derken en temelsiz ilişkilere adım atıp kendini paralamak, hiçbirimize yabancı gelmeyen durumlar olsa gerek. İşin en ironik tarafı da kendi ağına hapsolan örümcek misali, hem bu ağdan kurtulup kendini iç huzurdan müteşekkil bir aydınlanma halesiyle çevrelemeye çalışmak, hem de bu işi en zor savaş alanında, insanı tam da sinir krizinin eşiğine getiren ortamların göbeğinde gerçekleştirmeye çalışmak. Zor iş vesselam! Amy’nin ilk sezonda yapmaya çalıştıklarını paradoksal bulmamın nedeni de bu keza: Kendi elleriyle mahvettiği eski hayatını arkada bırakmak yerine, aydınlanma terapisi sonucunda geri kazanmaya çalışması. Üstelik bu sefer bütün dünyaya değişim ve aydınlanma getirecek bir ajan olmayı kendine misyon edinmesi.

Gerçek hayatta da Laura Dern’in annesi olan Diane Ladd’in canlandırdığı annesinin fırlattığı inançsız bakışların altında, “Bu yaştan sonra da ana kucağına geri döndüm,” demeden genç kızlık odasındaki yatağına oturup günlük tutarak dengesini korumaya ve kendini telkin etmeye çalışması, Amy’nin misyonunu gerçekleştirmek yolunda attığı ilk adım. Bu arada 24.000 $’lık terapi faturasını annesi ödemek zorunda! Aydınlatılacak ilk nesne ise hayata hâlâ bağımlılıklarla tutunmaya çalışan Luke Wilson’ın canlandırdığı eski kocası. Ancak asıl büyük taarruz Amy’yi iş yerinde bekliyor. Herkesin önünde ‘delirdiği’ halde işinden kovulmayıp büyük bir merhamet göstergesi olarak kendisine eski pozisyonundan farklı, yeni bir görev verilen Amy, artık çalıştığı korkunç kozmetik firmasının bulunduğu binanın zemin katlarından birinde durmaksızın data girişi yapmak zorunda. İşinin monotonluğu bir yana eski ve yeni çalışma arkadaşlarının kendisi hakkındaki önyargılarıyla da boğuşmak durumunda olan Amy, işe dönüşünün ilk gününde giydiği sapsarı elbisenin vaat ettiği gibi gerek kendisi gerek etrafındakilere ışık getirmeye çalışıyor. Bir yandan hayatından yoga, meditasyon ve terapi seanslarını eksik etmeden dünyanın bütün egolarını ve çıkar hesaplarını, taşıdığı günışığıyla alt edeceğini düşünüyor.

Şöyle bir gerçek var ki özellikle Amerikalı seyirciler tarafından Amy’nin naif ve tuhaf bulunan bu çabası onu şimdiye kadar en sevilen dizi karakteri yapmadı. Kendi adıma, Amy’nin son derece sembolik sarı elbisesini aydınlanma haricinde, Charlotte Perkins Gilman’ın “Sarı Duvar Kâğıdı” adlı öyküsündeki erkeğin ve sistemin delirttiği kadının algısındaki sarı renk olarak da görmüyor değilim. Hatta zorla deli olduğuna inandırılıp bir de üstüne şeytanın çocuğunu doğurmak zorunda kalan Rosemary’nin Bebeği’nin Rosemary’sinin film boyunca uçuşan sarı perdeleri de aklıma geliveriyor. Nitekim dizinin “Enlightened” isminin alt başlığının “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadın” olması boşa olmasa gerek. Amy’nin durmaksızın çevresindeki insanlarda ve sistemde değişim yaratmaya çalışırken acıklı ve komik durumlara düşmesi tuhaf bir delilik ve aydınlanmanın sonucu sanki.  Altın Küre’yi kucaklamış Laura Dern’in müthiş performansıyla hayat verdiği bu garip kadın Amy’nin büyüsü de bu birleşimden kaynaklanıyor. Asıl merak ettiğimiz Regina Spektor’un katharsis etkisi yaratan “Human of the Year” şarkısıyla vurucu bir son yapan ilk sezondan sonra, Amy’nin büyülü değneğinin dizinin devamında neyi aydınlatacağı? İçimizi mi, dışımızı mı? Ya da öyle bir değnek var mı cidden?

İyi Kitap Sayı: 43, Gökyüzünün dili olsa…


Gökyüzünde Neler Oluyor adlı hareketli kitap, gökyüzü ve iklimle ilgili pek çok doğa olayını hareketli uygulamalarla örneklendiriyor. Öğrenmeyi eğlenceli kılan bu tarz kitaplar, tam da okullar açılırken tüm öğrencilerin ihtiyaç duyduğu boşluğu dolduruyor.

Hiç gökyüzünün dili olsa da bize kendini anlatsa dediniz mi? Günlerin, mevsimlerin, gökyüzünün, türlü hava hareketlerinin, iklimlerin doğasını okullarda okutulan coğrafya kitapları dışındaki bir üslup içinde, farklı bir dilden dinlesek… Final Kültür Sanat Yayınları gökyüzüyle ilgili öyle bir kitap yayımlamış ki bu dileğim gerçek olmakla kalmadı; gökyüzü, kitabın sayfalarını çevirdikçe gözlerimin önünde bizzat canlanıverdi! Gökyüzünde Neler Oluyor - Gökyüzü ve İklimle İlgili Hareketli Bir Kılavuz adındaki bu kitap, ilk hareketli kitabım Külkedi’sini hatırlattı bana, yüzümde bir tebessüm oluştu ve sonra en klişe yetişkin cümlelerinden birisi dökülüverdi ağzımdan: “Şimdiki çocuklar ne kadar şanslı!” Çocukluğumun hareketli Külkedisi, defalarca sayfalarını çevirip aynı oyunbaz sayfalarla vakit geçirirken yeterince çekiciydi, fakat şimdi sayfalar üzerinden canlanan şey bambaşka: Burada bayağı bilimsel olaylar gayet eğlenceli ve anlaşılır bir tarzda anlatılıyor. Açık söyleyeyim; coğrafyaya özel bir ilginiz olmasa bile bu kitap baştan çıkarıcı.

Müthiş bir grafik tasarım eseri olan kitap, konu ettiği her türlü doğa olayını hareketli uygulamalarla örneklendiriyor. Havada neler mi olup bitiyor? Rengârenk bir çarkı döndürünce, rüzgârdan basınca, nemden yağışa her türlü hava hareketiyle karşılaşıyorsunuz. Hava aynı anda hem güneşli hem de yağmurluysa ne mi olur? Öğrenmek için bir şerit çekiyorsunuz ve karşınızda yedi renkli gökyüzü köprüsü! Kitabın bu uygulamalı ve hareketli bölümleri sadece bilgi vermekle kalmıyor, aynı zamanda gerekli coğrafi bilgiyi verdikten sonra sizi o konuda deney ya da ufak bir test yapmaya da yönlendiriyor. Örneğin, siz de havayı koklayan adam olabilirsiniz! Nasıl mı? Kitap sayesinde alçak ve yüksek basınçlar, izobarlar, sıcak ve soğuk havanın hareketleri hakkında bilgi edinip ayrıca bu bilgileri örnek bir hava tahmini haritasında test etme şansınız var da ondan.


Kitap güneş, mevsimler, kutuplar ve gökyüzü katmanları gibi en temel konulardan başlayarak, yağmur, bulutlar, rüzgâr, meteoroloji ve iklimler olmak üzere konularını bölümlere ayırarak ayrıntılı bir şekilde sunuyor.
Kitabın tek albenisinin hareketli uygulamalar olduğunu düşünmeyin sakın, çünkü bilgiyi sunma biçimi de takdire değer. Sadece asıl coğrafi bilgiyi vermekle kalmayıp, herkes tarafından bilinmeyen tarihsel anekdotlar, konuya ilişkin genel kültür bilgileri, hatta tartışma konuları da sunuyor. Sadece bir dakikada yeryüzüne 900 milyon ton yağmur düştüğünü biliyor muydunuz mesela? Bulut çeşitlerini öğrenirken Latince bilginizi geliştirmeye ne dersiniz peki? Hiçbir teknolojik icat olmadan önce hava tahminleri nasıl yapılıyordu, öğrenmek ister misiniz? Hayvanların ve bitkilerin belli başlı hareketlerini gözlemleyerek yapılan bu hava tahminlerinin bazılarını bugün dahi kullanıyoruz. Örneğin, kuşların alçaktan uçması yağmurun geleceğine işarettir, çünkü kuşlar yağmur yağmadan önce havanın daha yoğun olduğu alçak bölgelerde uçmayı tercih ederler. Hava tahminleriyle ilgili tarihteki teknolojik gelişmelere de yer veriliyor kitapta; tıpkı jeolojik devirlerin her aşamasına yer verildiği gibi, hem de rengârenk görseller ve tablolar eşliğinde.
Bana esmeyi anlat rüzgâr… Bana yeryüzüne nasıl düştüğünün öyküsünü anlat yağmur damlası… Bir de kişileştirilen doğa olaylarının öyküleri var ki kitaba edebi bir tat katıyor. Yağmur damlasının okyanustan başlayıp, her defasında başka bir yere indiği sonsuz döngüsünün anlatıldığı öykü bunlardan biri.

Son olarak, bilim insanlarının hâlâ işleyişini çözmeye çalıştığı iklimlere geliyoruz. Temel iklim çeşitlerini ve özelliklerini örneklerle öğreniyor, iklimi etkileyen belli başlı durumlar hakkında bilgi sahibi oluyoruz. İnsanın kendi eliyle iklim değişikliklerinde nasıl önemli bir rol oynadığının örneklerini de görüyoruz. Ozon tabakasını delen kutu spreyler, havaya karbondioksit salan uçaklar, otomobiller, elektrik santralleri, fabrikalar, yok olan ormanlar ve daha türlü etken bu değişime yol açan etkenlerden bazıları. İklim konusunda geleceğin ne getireceği esaslı bir tartışma konusu ve bu kitabı okuyanlar da bu tartışmaya davet ediliyor. Hepimiz aynı gökyüzünün altında yaşadığımıza göre gelin siz de bu tartışmaya katılın…
 
Nilay KAYA
Gökyüzünde Neler Oluyor?
Christiane Dorion
Final Kültür Sanat Yayınları, 20 sayfa

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Boksör Böcek: Uç Hitler Böceği Uç!



Domingo Yayınları, iddialı kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Genç yazarın İngiltere'de bestseller olan, Guardian destekli ilk romanı: Ned Beauman'dan Boksör Böcek. Daha demin demedim size? Herkes önce bir kendi bildiği hikayeyi doğru dürüst yazmaya kalkışsın diye. Muazzam bir hayalgücüymüş, faşizmin, makineleşmenin, modernleşmenin, anti-semitizmin eleştirisiymiş vesaire vesaire... Kütüphaneye tıkılıp bolca zaman geçirilerek yazılmış bir "proje roman" karşımızdaki. Post-modernizm fetişizmi de cabası. Evet, kitabın arka kapağında yazanların vaat ettiği gibi en az Tarantino karakterleri kadar ilginç karakterlere sahip ama artık Tarantino gibi bir referanslar efendisinin kendisi de bizzat referans kaynağı oluyorsa, bahsettiğim post-modernizm fetişizmine kapılmak anlamında vay halimize! Bakınız: Bizim Afili Filintalar'ın da kabak tadı vererek yaptığı şey. Onların Beauman'dan farkı bir de üstüne homofobik ve maço olmaları üstelik.

Kitabın ana karakteri, faşizmden nefret etse de bir Nazi eşyaları koleksiyoneri ve bu bağımlılığının çelişkili doğasını kendi kendine sorguluyor. Bence kitabın tek ilginç noktası bu çünkü kitabın kendisi, başlı başına bu çelişkiye işaret ediyor. Bir şeyi son derece iddialı bir şekilde eleştirirken aslında eleştirdiğin şeye bir fetiş nesnesi olarak yaklaşmak. Genç yazarımızın kendisi bunun farkında mıdır bilemem tabii ama ortaya çıkan sonuç bunu gösteriyor. Yaşını başını almış koca koca adamların silah, tüfek, kavga, dövüş, savaş mavaşla kurulu beş yaşındaki oğlan çocuğu hayallerini andırıyor bu durum.


Hamiş: Hiç hamişlik mesele değil aslında, daha ciddi ama bir de roman hakkında ekşi sözlüğe girilen entry'lerde tüylerim diken diken olarak şu söylem dikkatimi çekti: "Yazar eşcinsel sevişme sahnelerini öyle etkili anlatmış ki yazarın kendisi kesin eşcinsel!" Yazar ve anlatıcı ayrımı arkadaşlar! Bir de biraz estetik mesafe diliyorum sizlere. Kitap okumayı öğrenmek lazım vesselam.

10 Ağustos 2012 Cuma

Biz Rüya Görürken




We Could Be Heroes, Once Upon  A Time In Leipzig...

Ayrıntı Yayınevi kendince "yeraltı" olarak gördüğü kitapları yayımlamaya devam ediyor. Hakan Günday'ın "yeraltı" tanımlamasına karşı çıkışını hatırlamamak ve ona hak vermemek mümkün değil. "Bana kalırsa yeraltı edebiyatı rafında sadece Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı durabilir, ille de öyle bir raf olacaksa kitapçılarda," diyordu. Nerede uyuşturuculardan, kerhanelerden, okul iş tanımayan sokakların çocuğu 'serseri' gençlerden müteşekkil Trainspotting muadili hikaye var, hemen etiketi yapıştırıverelim: "yeraltı". Şu kavram sapkınlığımızdan bir vazgeçsek de karşımızdaki metne önce onu kavram altına yerleştirip o kalıp dahilinde sorularla yaklaşmak yerine öncelikle ona daha basit sorular sorsak. "Kardeşim senin derdin ne?" gibi. Ya da edebi keyfini çıkarmayı unutmasak mesela... Genç Alman yazar Clemens Meyer'ın ilk romanı Biz Rüya Görürken / Als Wir Trauemten en başta edebi lezzete sahip mesela. Duvar ve yıkılışı akabinde Leipzig'de büyüyen bir grup gencin hikayesini anlatan romanının başkahramanı ve anlatıcısı Daniel'in anti-Holden Caulfieldvari samimiyet ve tekinsizlikle yoğrulmuş anlatımı gayet çekici, anlattığı "yeraltı" hikayelerinden ziyade. "Aman da post-DDR toplumsal koşullarını analiz edebileceğimiz bir dosya!" diye romana yaklaşırsanız romandan alacağınız bütün keyif baştan heba olur, söyleyeyim. Bir tutam empati, bir tutam meraklı sorular, bir tutam da kendini koyverip zevk alabilme rahatlığıyla okuyun gitsin. İlk romanlar için özellikle hep şunu derim: İnsan sadece kendi bildiği bir hikayeyi eli yüzü düzgün bir şekilde anlatma gayretini göstersin, sağlam bir başlangıç yapmış demektir. Büyük ve iddialı mecralara dalmaya çalışmaktansa... Herkes nasıl büyüdüğünü düşünse bir önce, sonra hala nasıl büyümekte olduğunun farkına varıp ona baksa hikayeler yaratmak için...Mesela, diyorum.

Herkes Yalnız Ölür


Alone in Berlin (Jeder Stirbt Für Sich Allein), Hans Fallada'nın II. Dünya Savaşı bittikten sonra yazdığı ve ölümünden sonra yayımlanabilen anti-Nazi dokunuşlu romanı. Otto ve Elise Hampel olayından esinlenerek yazmış romanı ki bu iki işçi karı-koca ölen savaşta ölen kardeşleri üzerine filler ve çimenler misali kendilerince Hitler'e karşı bir direniş başlatıyorlar. Her hafta düzenli olarak yazdıkları Hitler karşıtı kartpostalları Berlin'in dört bir tarafına yayıyorlar. Gerçi dağıttıkları yüzlerce karttan sadece 17-18 tanesinin yayılmadan polisin eline geçtiği söyleniyor. Sonları da malum, SS hapishanelerinde ölüme gidiş. Sağlam bir dedektif romanı kurgusuyla ilerleyen romanı okurken (katil kim değil elbette meselemiz) Hampel'lerın bu küçük eylemlerinin doğası üzerine düşünmemek mümkün değil? Tam bir tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok vakası. Bir yandan da yakalanmaları için deli divane olan Nazi yönetiminin duyduğu dehşet düşünüldüğünde küçücük bir direnişin o haleti ruhiyyede nasıl da bir tehdit oluşturabileceğini gösteriyor. Hampel'lerın onurlu tavrını vesairesini geçtim, mesele onur değil... Romanda çift oğullarını kaybediyor. Onur kelimesini ağzına alan, "Savaşta vatan için şehit düşen oğlunun onuruna leke düşürmüyor musun, ne biçim anasın sen?" diyen Nazi müfettişi. Bırak, onur başkalarının olsun. Bedelli askerlik yapamayan ve halihazırdaki savaşlarda ölen askerler, hiç değişmeyenler...

10 Temmuz 2012 Salı

"Ziller yaz kampı için çalıyor" İyi Kitap, Temmuz 2012

Tudem Yayınları’ndan çıkan Martı ve Savaş, Ekran Kaçkınları, Sokak Haberleri gibi kitaplarıyla tanıdığımız Güldem Şahan’ın son kitabı Yaz Kampı, her çocuğun ve gencin içinde yatan kamp hayalini harekete geçiriyor. Yaz sıcaklarında renkli düşlere dalmak için…

Sinema, park, bilgisayar oyunları gibi sınırları belirli eğlence alanları ile okul, ev, dershane eksenine sıkışmış çocukluk ve ilkgençlik çağımızda, hepimiz bizi monoton hayatımızın dışına çıkaracak maceralar yaşamayı hayal etmişizdir. Özellikle de kitaplara ve filmlere düşkünsek o monotonluğu unutturacak macera senaryoları bilhassa renkli ve çeşitli kaynaklardan beslenir. “Afacan Beşler”, “Gizli Yediler” gibi serilerin etkisiyle dedektif kesilip civarda yıkılmaya yüz tutmuş köşklerde macera avına mı çıkmadık; yahut mahalle sakinlerinden en gizemli görünenlerine alternatif hayat hikâyeleri mi uydurmadık?

Kurulu düzenimize heyecan getirme konusunda tam güvence veren bir hadise de şüphesiz günün birinde bir yaz tatilinde yaz kampına gitme ihtimaliydi. Okuduğum bazı kitaplarda ya da izlediğim filmlerde aileleri tarafından “ceza” olarak yaz kampına gönderilen çocukların duyduğu üzüntüyü hiç anlamazdım, çünkü benim için en disiplinlisinden bir izci kampına gönderilmek bile barındırdığı macera potansiyeliyle son derece tatlı bir ihtimaldi. Üstelik bu kitapların ve filmlerin çoğunda ceza niyetine kampa gelen çocuk, kampla ilgili bütün önyargılarının boşa çıktığını görüyor ve hayat boyu unutamayacağı türden bir deneyim yaşıyor, bizim gibi, kurmaca dünyasının dışında kalan gerçek dünya fanilerinin kamp hayallerini daha da ihtiraslı hale getiriyordu.

Kamp hayallerimizi kamçılayacak bir eser daha var şimdi karşımızda. Tudem Yayınları’ndan çıkan Martı ve Savaş, Ekran Kaçkınları, Sokak Haberleri gibi kitaplarıyla tanıdığımız Güldem Şahan’ın son kitabı Yaz Kampı, her çocuğun ve gencin içinde yatan kamp hayalini harekete geçiriyor. Bu kampta bizi sadece gündelik hayatımızda rastlayamayacağımız türden gizemli maceralar beklemiyor; ilk özlem, aşk, kıskançlık, yepyeni dostluklar, bol bol doğa kokusu ve eğlence de huzurlarımızda. Gelin, kitabın ana kahramanı Güven’in ve arkadaşlarının yaz rüyasına biraz daha yakından tanıklık edelim.

Bir gün İngilizce dersinde öğretmenleri yaz tatilindeki kampın tanıtım broşürlerini dağıtıp bu konuyu ailelerine danışmalarını ister. İlk başta babası kamp konusunu kuru bir “bakarız”la geçiştirirken, annesi Güven’in henüz ailesinden bu kadar uzun süre ayrı kalabilecek yaşta olmadığını düşünürek bu fikre sıcak bakmaz, üstelik Güven tam on beş yaşında olduğu halde… Ne var ki Güven onları ikna etmenin bir yolunu bulacaktır. Üstelik kamp için gün saydığı okulun son zamanlarında, derslerine daha çok odaklanarak kampın nimetlerini henüz kamp başlamadan görmeye başlar. En yakın arkadaşı Can’ın ve zaman zaman onu sinirlendirse de çok hoşlandığı Elif’in de kampa katılacak olması heyecanını artırır.

KAMPTA BİZİ NELER BEKLER?
Kamp, tanıtım broşürlerinde sunulduğu kadar bol etkinlikli, cazip bir yerdir: Tenis kortlarından voleybol sahalarına, çeşitli su sporlarından bilgi yarışmalı ve müzikli derslere, o yaştaki gençlerin bir kampta arayacağı her şey vardır. Hele pazar geceleri yaptıkları, açık havadaki sinema keyfine diyecek yoktur. Başka şehirlerden gelen öğrencilerle de tanışıp arkadaş olma şansı bulan Güven ve arkadaşları, Kazdağları’nın eteğindeki bu kampta eşsiz bir doğal güzelliğin tadını çıkarırlarken, siyanür tehdidi altındaki yörenin geleceği hakkında bilinçlenirler. Hayatında ilk defa yunus gören Güven, büyülendiği bu canlıların soyunun tükenmemesi için henüz kamptan dönmeden hummalı bir kampanya hazırlama sürecine girer.

Güven ve arkadaşlarını kampta sadece eğlenceli etkinliklerin beklediğini sanmayın. Güven çok iyi anlaştığını düşündüğü arkadaşlarıyla aynı çadırda yaşarken, sorumluluk ve ortak yaşam konusunda yeni fikirler edinir. Keza çok sevdiği ve tanıdığını düşündüğü insanlarla olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalır. İnsanlar hakkındaki önyargılarını ters yüz eden olaylar yaşarken, hayatın beklenmedik yönleriyle güzel olduğunu belki de ilk kez o yaz kampında düşünür, kendini de daha çok tanıma fırsatı bulur. Kamp süresi boyunca geceleri sessizce beliren, çadırların önünden eşyaları alıp yerlerini değiştiren gizemli kişinin yarattığı heyecan ve bu işin esrar perdesi aralandığında karşılaştıkları sürpriz, Güven ve arkadaşlarının hayat boyu unutamayacakları bir deneyimdir.

Yaz tatiline yeni girdiğimiz şu günlerde Yaz Kampı’nın kampa davet çağrısına kulak vermemek mümkün değil, çünkü bu kamp sizi hem yazının başında hep aradığımı söylediğim, sıradan hayatın dışına çıkaran bir macera, hem de tuhaf bir ikilemle, hayatın bir minyatürü...
Yaz Kampı
Güldem Şahan
Tudem Yayınları, 168 sayfa

8 Temmuz 2012 Pazar

XOXO The Mag, Temmuz 2012


BU BİR ŞİİR DEĞİL
Hayalperestler

Domingo Yayınları geçtiğimiz yıl Türkçeye kazandırdığı Just Kids’in ardından şimdi de Woolgathering’i yayımlayarak bizleri ‘yazar’ Patti Smith’le mest etmeye devam ediyor.
Öncelikle Just Kids hakkında birkaç kelam etmem gerekirse kitabın başlığının "Çoluk Çocuk" olarak Türkçeye çevrilmesinin çok hoşuma gittiğini söyleyeyim. "Beraber büyüdüğün sevgili" durumunu olabilecek en içten ve etkileyici biçimde Just Kids'te anlatıyordu Patti Smith. Üstelik "Patti" olma serüveni, 60'lar ve 70'ler New York'unun mevcut ahvali, hiç tanışılmayan kertenkele kral Morrison’un hayaleti satırlardan canlanıp en ergen damarlara dolanıyordu: dünyanın ayaklarının altında serildiği, her şeyi sonsuz özgürlükte yapabileceğinizi hissettiğiniz o katıksız ruh hali vücut buluyordu, kitabı okuyanda yaratma isteği uyandırarak. Yazar Feyyaz Kayacan'ın "Neredeyse oturup bir şiir yazacaktım" dediği gibi ben de neredeyse oturup bir öykü yazacaktım. Kitap ilerledikçe ve çoluk çocuk büyüdükçe Robert Mapplethorpe, Patti'ye "Gerçeğe çıkan en kestirme yolun çelişki olduğunu" öğretirken kitap da bir nevi bildungsroman/büyüme romanı olma özelliği taşıyordu. “İnsanlar böyle büyüyor,” diyor, hakikat sözcüğünün ilk harfini büyüten ölümle tanıştırıyordu bizi.

Şimdiye dek Patti Smith’in müzisyenliğini “ozan”lıktan ayrı tutmamıştık ancak arka arkaya yayımladığı Just Kids ve Woolgathering onu başlı başına bir yazar yapmaya yetiyor. Daha geleneksel, biyografik bir anlatı biçimiyle yazdığı Just Kids’in büyüsüne kapılan bazı okuyucular, nüfuz etmesi zor olan üslubu nedeniyle Woolgathering’i bir çırpıda “fazla şiirsel” diye tanımlayıp yaftalama yollu savunma mekanizmalarını kullandılar. Bana kalırsa Woolgathering olay anlatımını ve “ille de gerçeklik” duygusunu elinin tersiyle bir yana iterken esaslı bir yazarın yazıyla gerçekleştirdiği deneye işaret ediyor. Bu deney nasıl mı sonuçlanıyor? Tam da kitabın adı olan “woolgathering” eyleminin gerçekleşmesiyle. İngilizcede çayırlarda otlayan koyunların dikenli çalılara takılan yünlerini toplayan çoban anlamına gelen bu eylem, yazar Smith’in anılardan rüyalar, rüyalardan hakikat kırıntıları toparlamaya çalışırken kurduğu anlatı diline zerafetle eşlik ediyor.

Smith “woolgathering” eylemine bir anlam daha ekleyerek onu “hayalperestler” olarak da kullanıyor, nitekim kitap Türkçeye “Hayalperestler” adıyla çevrildi. Bugünden çocukluğa bakarken zihinde oluşan imgeler sadece birer anı olmaktan çok, gerçekle hayal arasında dikenli tellere takılan düşünceler bu kitapta. En iyisi bunu yazarın kendi sözleriyle ifade etmek: “Görevim, bir tutam yün gibi uçuşan düşünceleri rüzgârın pençesinden kurtarmaktı.” Çocukken erkek ve kız kardeşle çayırda yapılan yürüyüşler, çoraplara sıkıştırılan misketler, banyodan sonra annenin taradığı saçlar, yatmadan önce Tanrı’ya gönderilen selamlar, hiç unutulmayan balık yemi satan adam, ormandaki o kulübe, yeni doğan kız kardeşin hayata ilk gülümseyişi, hayat boyu yoğurduğunuz hamurunuzu oluşturan ailenizin büyük kadınları… Bir yandan bu anlar ve imgeler yazılırken demlenen çaylar, modern müziğe ve resme dair düşünceler 45 yaşındaki Smith’in dilinden dökülenler.

Just Kids’te nasıl tanıştıklarına ve aralarında yaşananlara şahit olduğumuz sevgili kovboyu Sam Shepard’a da ayrı bir bölüm ithaf etmiş Smith. Belli ki imgelemini şekillendiren Amerikan doğasının özüne sadık bir ruh kardeşi olarak görüyor onu. Amerikan yerlileriyle kovboyların düşman olmadığı bir doğada doğup maço türkülerle uyutulan Shepard’ı emeğin doğasına kafa yoran, iyi niyetle yüklü, cennetten düşmüş bir kovboy olarak anlatıyor bize. Shepard’ın Cowboys, The Curse of the Starving Class, True West gibi oyunlarını düşününce şimdiye kadar onunla ilgili zihnimizde şekillenen kovboy-ozan imgesi, Smith’in bakış açısıyla perçinleniyor.

Son olarak Smith’in taze albümü Banga’dan bahsetmeden olmaz. Tıpkı kitaplarında yaptığı gibi yine “insan deneyimi”ni dillendirmeye çalışıyor kaosun ve güzelliğin birleştiği en etkili şarkı sözleri ve melodilerle. Tıpkı kitaplarında olduğu gibi ruh kardeşlerine ve başlıca kaygısı olan insan deneyimini üzerinden anlatabileceği insanlara, Amerigo Vespucci’den Amy Winehouse’a, Johnny Depp’ten depreme uyanan Japonlar gibilerine şarkılarını ve ruhunu ithaf ediyor. Bonus şarkı “Just Kids” için ise fazla söze gerek yok: bu bir şiir değil, çocukluktan büyümeye uzanan dikenli çalılar ve onlara takılan yünler nasıl anlatılırsa öyle bir anlatı işte. Hem müzik, hem şiir, hem rüya, hem felsefe… Adını koymayın, öyle kalsın.