11 Nisan 2013 Perşembe

Romanlardan Peliküle, Miller Time, Nisan 2013


Romanlardan peliküle: 10 Edebiyat Uyarlaması

Nilay Kaya


Alfred Hitchcock, François Truffaut ile yaptıkları bir söyleşide zamanında New Yorker’da yayımlanan bir karikatürü anlatarak edebiyat uyarlamalarının kendince ne anlama geldiğini söyler: İki tane keçi buldukları film şeritlerini yemektedir. Biri diğerine şöyle der: “Şahsen kitabını daha çok beğenmiştim.” Edebiyat uyarlamaları için en sıklıkla kurulan cümledir bu keçinin cümlesi. Bununla birlikte severek okuduğumuz bir kitabın beyazperdeye uyarlandığını duyduğumuz zaman peşin hükmümüze rağmen kitaptaki dünyanın nasıl görselleştirildiğini görmek için karşı konulamaz bir dürtü de duyarız. Bir kez sinema salonundan çıkılmayagörülsün, “Ama şu sahne çıkarılmıştı”, “Şu karakter hiç hayal ettiğim gibi değildi” yolundan şikayetler başlar. Oysaki çok basit bir şey unutulur: İzlenilen film ne kadar kitaptan uyarlama da olsa artık bağımsız bir sanat eseridir. Filmin yönetmeni de sizin gibi kitabı okumuş ve kendi hayal dünyasını görselleştiren kişidir aslında. O kendine özgü dünya sizinkiyle örtüşmese de aslında ne yapıp edip kitabı yeniden okuma isteği uyandırır. İşte iki sanatın büyülü etkileşimi burada saklıdır. Sinemalarda Tolkien’ın fantastik âleminden ikinci durak The Hobbit’in, Yann Martel’in Life of Pi’sinin, ağırtop Rus klasiği Anna Karenina’nın uyarlamalarının arzı endam ettiği bugünlerde sizler için geçmişten bugüne huzurlarımıza çıkan edebiyat uyarlamalarına bir göz attık. Herkesin uyarlaması kendine...

The Great Gatsby (1974)

Edebiyat uyarlamaları içinde belki de en çok sevilenlerden biri F. Scott Fitzgerald’ın fakirliği yüzünden reddedilen, yıllar sonra parası puluyla sevdiğini yeniden elde etme özlemiyle yanıp tutuşan Jay Gatsby ve büyük aşkı Daisy’nin hikâyesini konu alan romanının bu uyarlaması olabilir. Robert Redford ve Mia Farrow gibi doğru bir casting tercihiyle, önce Truman Capote tarafından yazılan, sonra ise Capote’nin Nick ve Jordan karakterlerini eşcinsel yapması nedeniyle Capote’den alınıp Francis Ford Coppola’ya emanet edilen senaryosuyla, romanın başlıca haleti ruhiyyesi olan Caz Çağı’nı buram buram verişiyle film unutulmaz uyarlamalar arasında. Gatsby’nin obsesif arzu nesnesi Daisy karakterini oynaması için kimler düşünülmemiş ki? Ali MacGraw, Faye Dunaway, Natalie Wood ... Gatsby rolü için ise Warren Beaty, Jack Nicholson, Steve McQueen, Marlon Brando teklif götürülen isimlerken bugün Gatsby denilince Robert Redford’dan, Daisy denilince Mia Farrow’dan başka bir ismi düşünmek hâlâ çok zor.

The Great Gatsby (2013)

Peki ya Leonardo Di Caprio’yu Gatsby, Carey Mulligan’ı Daisy olarak nasıl karşılayacağız? Bunun yanıtını verebilmek için önce 2013 yılbaşında gösterime gireceği açıklanan, sonra ise mayısa ertelenen Baz Luhrmann uyarlamasını beklemek zorundayız. Filmin yayınlanmakta olan iki fragmanını izleyince Baz Luhrmann’ın tam da kendinden beklendiği üzere, Romeo+Juliet ve Moulin Rouge’da yaptığı gibi geçmişi günümüz pop kültürüyle harmanlayan, bol şenlikli karnaval dünyalar sevgisinden mütevellit oldukça kendine özgü bir uyarlamayla karşılaşacağımız ortada. Bu ne anlama geliyor? 1920’lerin Caz Çağı, bol bol dökülen şampanyalar, hunharca fırlatılan havaifişeklerle en grotesk haliyle karşımıza çıkarken, fonda da Kanye West ile Jay Z, Jack White ve Florence&The Machine dinleyeceğiz.

 Anna Karenina (2012)

Büyük Rus yazarı Tolstoy’un merkezinde bir aşk-ı memnu vakasını barındıran klasiği Anna Karenina defalarca sinemaya uyarlandı. Şimdilerde daha önce Pride and Prejudice ile The Atonement gibi romanları da sinemaya uyarlayan Joe Wright da bu sevdaya kalkışarak bizlere yeni bir Anna Karenina sunuyor. Başrolü gedikli aktrisi Keira Knightley’ye veren Wright, bize kalırsa romanı orijinal bir şekilde uyarlamak adına, tiyatro sahnesini sinemaya taşımak suretiyle ilham perilerini Baz Luhrmann’dan ve Lars Von Trier’in Dogville deneyinden ödünç alıyor. Bu teatrallik romana yeni bir yorum getirme iddiasını taşırken kimilerine safi estetik bir haz, kimilerine de yapaylık hissi verebilir. Ancak ne olursa olsun Jude Law’u aldatılan aziz kılıklı eş Karenin olarak izlemek paha biçilemez.

The Hobbit: An Unexpected Journey (2012)

Sinema tarihinin en az kitapları kadar sevilen, Oscar’larla dahi taçlandırılan edebiyat uyarlamalarına, Lord of The Rings serisine imza atan Peter Jackson’ın Tolkien uyarlamaları meşhur serinin ön adımı olan The Hobbit’ten yaratılmış bir üçlemeyle bu yıl start verdi. Jackson tek bir kitaptan üç film çıkarmak gibi bir işe kalkıştığı için bu sefer “Ama kitapta olan şu olay, şu karakter filmde yoktu” isyanını etme şansı yok, aksine bu sefer kitabın üzerine yepyeni karakterler ve hikâyeler inşa edilmiş durumda. Bu yenilikler Tolkien evrenine doyamayanlar için bir nimet niteliğinde. Örneğin romanda bu kadar sahnesi olmadığı halde, Cate Blanchett suretinde çok sevildiği için bonus tadında Galadriel’li sahneler eklenmiş filme. Cücelerin bütün şirinlikleri, Martin Freeman’ın muazzam Bilbo Baggins yorumu, sevgi ve nefret odağı Gollum’un varlığı, ilk filmin sonunda henüz sesini duyamasak da ejderha Smaug’u ve Necromancer’ı çok sevgili “Sherlock” Benedict Cumberbatch’in seslendiriyor oluşu sinemaya koşmak için yeterli nedenler.

Life of Pi (2012)

Yann Martel’in 2002 Man Booker ödüllü romanı Life of Pi M. Night Shyamalan, Jean-Pierre Jeunet gibi yönetmenlerin adının geçtiği bir uyarlama projesi olarak bir süre ortalıkta dolandıktan sonra nihayet Ang Lee tarafından sinemaya aktarıldı. Pasifik Okyanusu’nun ortasında batan bir yük gemisinden kurtulan tek filintanın mürettebatını 16 yaşındaki Pi, bir sırtlan, bacağı kırık bir zebra, dişi bir orangutan ve Richard Parker adında 100 kiloluk bir Bengal kaplanı oluşturmaktadır. Pi’nin tanrı ve din sorgulamaları eşliğinde vuku bulan hayatta kalma serüveni Nuh’un Gemisi endamında salınıyor, hem de görsel şölen becerisine genelde güvendiğimiz Ang Lee sayesinde. Hikâyenin aldığı hale ise izleyip karar vereceğiz...

Les Misérables (2012)

Söz konusu roman bir klasik olunca sinemaya defalarca uyarlanması da kaçınılmaz oluyor. Victor Hugo’nun Les Misérables’ı da böyle romanlardan. Kürek mahkumu Jean Valjean’ı Hugh Jackman’ın, Müfettiş Javert’i Russel Crowe’un, yoksul anne Fantine’i Anne Hathaway’in, Fantine’in kızı Cosette’i Amanda Seyfried’in canlandığırdığı Les Misérables’ın yeni versiyonunu haleflerinden ayıran en önemli özelliği müzikal olması. Filmin yıldız kadrosunun diğer isimleri olan Helena Bonham Carter ile Sacha Baron Cohen, daha önce Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street’te de birlikte rol almış ve bol bol şarkı söylemişlerdi ancak filmin çekimleri süresince diğer oyuncuların müzikal performanslarının nasıl olduğuna dair merak, Anne Hathaway ile Hugh Jackman’ın rolleri gereği girdikleri, sağlıklı oldukları epey tartışılan rejimlerinin kopardığı gürültü kadar büyüktü.


Wuthering Heights  (2011)

19. yüzyıl İngiliz edebiyatının tekinsiz kraliçesi Emily Brontë’nin eksenine ölümcül boyuttaki tutkulu bir aşk ve intikam öyküsünü alan klasik romanı Wuthering Heights Luis Buñuel ve Metin Erksan gibi şaşırtıcı isimler de dahil olmak üzere çeşitli yönetmenler tarafından sinemaya uyarlandı. Şeytani çekiciliğin adeta sözlük karşılığı olan Heathcliff şimdiye kadar Laurence Olivier, Timothy Dalton, Ralph Fiennes gibi aktörler tarafından canlandırıldı. Andrea Arnold’ın çektiği yeni uyarlamadaysa Heathcliff’i ilk kez siyahi bir oyuncu olan James Howson canlandırıyor. Romanda koyu renk teni olduğu vurgulanan Heathcliff  için böyle bir casting tercihi yapmak son derece makul bir karar. Romana mekan olan Yorkshire’ın ürkütücü ve Heathcliff’le Catherine arasındaki sarsıcı aşkı iyiden iyiye depreştiren yabani doğası bu filmin gözbebeği desek yeridir. Film boyunca hiç müzik duymayıp bu vahşi doğanın seslerini dinledikten sonra finalde Mumford&Sons’ın film için bestelediği “The Enemy”yi hafif bir tokat mahiyetinde dinlemek ise tüyler ürpertici bir deneyim.


Never Let Me Go (2010)

Kazuo Ishiguro’nun gizemli bir yetimhanede ‘tuhaf’ amaçlar uğruna yetiştirilen üç çocuğun hayatını konu alan, belirsiz bir zamanda geçen yürek burkan romanı Never Let Me Go Mark Romanek tarafından sinemaya uyarlanmış, ‘ölümcül’ üçlüye Andrew Garfield, Carey Mulligan ve Keira Knightley hayat vermişti. Genç oyuncuların tutkulu performansları ve yarattığı atmosfer filmin en az roman kadar yürek burkmasına neden oluyordu. İkinci izleyiş için hazmetmesi zor, romanın sadık hayranları tarafından genelde benimsenen, uydurma bir şarkıcı olan Judy Bridgewater’ın “Never Let Me Go”sunun kasetten dinlendiği sahnelerin kulağa hep çalındığı unutulmayacak bir uyarlama izlemek isteyenler kaçırmasın.


Harry Potter (2001-2011)

Yediden yetmişe herkesi büyüleyen Harry Potter serisi 2001’den 2011’e kadar dört ayrı yönetmenin elinden geçerek 8 filmle seyirciyle buluştu. Alfonso Cuarón gibi görece avangard bir yönetmene teslim edilen üçüncü film Prisoner of Azkaban başta olmak üzere genellikle hayranlarının beklentilerini boşa çıkarmayan uyarlamalardı Harry Potter filmleri. Harry Potter ve kendisi gibi büyücü arkadaşlarını canlandıran Daniel Radcliffe, Emma Watson ve Rupert Grint on yıl içinde gözlerimizin önünde büyürken, İngiltere’nin gencinden yaşlısına yıldız oyuncularının her birini Hogwarts’ta konuk olarak ağırladık. Listede kimler yok ki? Alan Rickman, Gary Oldman, Kenneth Branagh, Ralph Fiennes, Robert Pattinson, Helena Bonham Carter ilk elden akla gelenler. The Goblet of Fire’ın yıl sonu balosunda Jarvis Cocker’ın sahne alıp “Do the Hippogriff” ile Hogwarts camiasını coşturması ise akıllara kazınan bir sahneydi.  Gözlüklü büyücünün büyümesiyle bir devir kapandı, bakalım J. K. Rowling’in bundan sonra yazacakları da aynı şekilde sinemaya uyarlanma isteği uyandıracak mı?



Twilight (2008-2012)

“Bir devir daha kapandı” dedirten bir diğer seri uyarlama da şüphesiz vampir edebiyatına ergenlik ve katışıksız romantizmle harmanlanmış yeni bir soluk getiren Stephenie Meyer imzalı Twilight serisinin birebir olduğunu söyleyebileceğimiz uyarlamaları oldu. Kitaplar halihazırda birer bestseller iken vampir Edward Cullen rolü için seçilen Robert Pattinson’ın varlığı filmleri de birer gişe canavarına dönüştürmekte hayli etkili oldu. Fetiş nesnesi vampirin getirdiği yankının üstüne bir de Pattinson’ın gerçek hayatta da Bella Swan’ı canlandıran Kristin Stewart ile girdiği ilişkinin tabloit basına yansıması filmlere olan ilgiyi iyiden iyiye artırdı. Dracula benzeri “old school” vampirlerin hayranlarını çileden çıkartan bir seri olsa da Twilight uyarlamaları artık yadsınamaz bir fenomen. Vampirlik hiçbir zaman bu kadar çekici olmamıştı!









Gri Gölgeler Arasında

Litvanya'nın trajedisi, Doğu Avrupa'nın hikayesi

Selçuk Uygur 04-04-2013, Sabit Fikir

 

14 Haziran 1940, Litvanya’nın başkenti, Moskova’dan gönderilen ültimatomla sarsılıyor. Kızıl giyinmiş Azrail, II. Dünya Savaşı’nın bulutları üzerinde, orağıyla çekicini tehditkar bir biçimde Baltık devletlerine savuruyor. Rus İmparatorluğu’nun “Ancien Régime”ini kendi kanında boğmuş olan Sovyetler, bir konuda selefiyle bütünüyle hemfikir: Rus İmparatorluğu’nun agresif XIX. yüzyıl dış politikasının soluksuz icrası. III. Reich’ın Fransa ve İngiltere ile tek cephede savaşabilmek için satranç tahtasında rok yaparak Sovyetler’e feda ettiği Litvanya çaresiz, teslim oluyor. Başkan Smetona silahlı direniş çağrısı yapıyor, lakin parlamento ve subaylar David’in pabuçlarını giyip Goliath’a karşı durmayı “romantizm” olarak niteliyor. Hürriyet, Sibirya’daki ölüm kamplarına tek yön biletiyle seyircilerin gözyaşları arasında sahneyi terk ederken, yerini NKVD, Politbüro, sürgünler, açlık, ölüm ve elli yıllık esaret alacaktır.
 Litvanya tarihine kısaca bir göz atmamızın sebebi, elimizde, mezkur konjonktürde ABD'ye göç etmiş Litvanyalı bir ailenin kızı olan Ruta Sepetys’in, yine söz konusu dönemi konu alan tarihsel romanı Gri Gölgeler Arasında’sının bulunması. Sepetys’in çıkış kitabı olan eser, 15 yaşındaki Lina, 10 yaşındaki kardeşi Jonas ve anneleri Elena’nın babalarının ortadan kaybolmasından bir gün sonra Sovyet otoriteleri tarafından tutuklanmasıyla başlıyor. Küçücük bir vagona istiflenen ailemiz, lohusa bir anne ve göbek bağı henüz kesilmiş bebeğinden tutalım, öldürülmüş bir Litvanya subayının karısı ve annesinin yanında kalabilmek adına özürlü taklidi yapan çocuğuna kadar birbirine esaretin zincirleriyle bağlanmış birçok hikayenin yoldaşlığında, günde iki kova su ve bir kova yemek eşliğinde bir kolhoz’a doğru sekiz hafta sürecek bir sürgün yolculuğuna gönderiliyor. Donmuş toprağın üzerinde çıplak elleriyle çalışan, kampta hastalıktan kırılan, tam da artık daha kötüsü olamayacağını düşünen ailemiz maalesef yanılmaktadır...

Tarihsel masal saçmalığından uzak

 Romanın tarihi bağlamda başarılı olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Yazarın, cesetlerin terörüyle çevrilmiş grotesk sahneleri herhangi bir edebi yumuşatmaya gitmeden betimlemesi, dönemin rahatsız edici, ağır ve karanlık ruhunu sayfalara güçlüce yansıtarak, kurguyu birçok eserin düştüğü “tarihsel masal” saçmalığından uzak tutuyor. Özellikle sürgün ve açlık süreçlerindeki anlatının Vasili Grossman gibi ustaların yakınına düşüyor olması ise dikkat çekici. Rahatsızlık veren yegane nokta Litvanca isimlerin Amerikanlaştırılmış olması. Edebi olarak ise, Sepetys’in dil kullanımında kısa ve hedef odaklı cümleleri ile yalın mimetik yöntem tercihi, kimi zaman bize boşlukları doldurma fırsatı sunarken, kimi zamansa karakterler/yaşananlar ile okuyucu arasında özdeşleşme sorununa sebep oluyor ki, bu durum karakterlerin yüzeysel bir hale bürünmesiyle sonuçlanabiliyor. Yazarın ilk kitabı olması adına hoş görülebilecek edebi aksaklıkları bir yana bırakalım... Sepetys, gelecekte dönem ve bölge üzerindeki altyapısını daha ince örülmüş bir yazın ile harmanlayabilirse “Baltıklı bir Hans Fallada” bizim için sürpriz olmayacaktır.

Gri Gölgeler Arasında, Ruta Sepetys, Deli Dolu, 2013. Çeviren: Nilay Kaya



22 Şubat 2013 Cuma

İyi Kitap, Mart 2013, Şu Köşede 101 Tekerleme, Bu Köşede 101 Yanıltmaca





Nilay Kaya


Çocuk edebiyatının derleme üstadı Süleyman Bulut’tan iki yeni derleme kitabı daha Tudem Yayınları’ndan çıktı. 101 Yanıltmaca ve 101 Tekerleme Türk folklorunun en değerli dil hazinelerinden ikisini günümüz çocuklarıyla tanıştırıyor.

“Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma, unutursan küserim, mektubumu keserim…” İlkokul çağlarında sıra sıra gezdirdiğimiz hatıra defterlerimize, arkadaşlarımız için yazdığımız sevgi dolu satırları, güzel söz söylemeyi beceremeyenlerimiz dahi bu hoş tekerlemeyle bitirirdi. Tekerlemenin son kısmının duruma göre değiştiği de görülürdü: “Unutursan küserim, gözlerinden öperim,” gibi bir bitirişle hitap edilen kişiye küsme tehdidi savrulsa da kıyılamazdı bazen. Akşam çökene, anneler balkonlardan sarka sarka çocukları eve çağırana kadar sokaklarda oynamak istenirken oyun arkadaşları nasıl çağrılırdı peki? “Aaali pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım…” Süleyman Bulut kitaba yazdığı önsözde ev ya da sokak oyunlarının tükenmekte olduğuna değiniyor belki ama bu, çocukların ana dilleriyle tanışmaları için bulunmaz bir fırsat olan tekerlemelerin günümüz çocuklarına hitap etmeyeceği anlamına gelmiyor elbette. Çünkü yine yazarın belirttiği gibi tekerlemeler hayata dair komik ve abartılı durumların uyak ve tekrarlarla dile getirilişi, ritmik bir şekilde söylenişi nedeniyle her zaman için çocuklarda ezberleme ve söyleme isteği uyandırırlar. Masallarda, tiyatro oyunlarında karşımıza çıktıkları gibi, pekâlâ bağımsız söz oyunları olarak eğlenceli bir aktivite de olabilirler.

Bulut’un diğer derleme kitabı 101 Yanıltmaca ise en az tekerlemeler kadar eğlenceli ve incelikli bir zekâ ürünü (Bu müthiş zekâ elbette anonim bir zekâ)  olan yanıltmacaları, çocuk oyunlarının iddialı bir malzemesi yapabilecek nitelikte. Benzer seslerin art arda getirilerek oluşturulduğu bu zorlu yanıltmacalar hem o yanıltmacayı seri bir şekilde eksiksiz söyleyebilmek için tatlı bir meydan okuma sunuyor hem de çaktırmadan fonetik bir bilinç kazandırıyor. Nitekim konuşma zorluğu çeken kişilere verilen alıştırmaların arasında tekerlemelerin bulunması bu yüzdendir. “Şu köşe yaz köşesi, bu köşe kış köşesi, ortada su şişesi” gibi en kısa ve söylemesi kolay görünenlerden, derenin başına ekilen kekere mekerelere dadanan kekelemelere dair zorlu mücadeleyi anlatan, kekelemeden söylemek için bin bir dereden su getirmek zorunda kaldığımız yanıltmacalara kadar en keyifli olanları titiz bir araştırma sonucunda bu kitapta bir araya getirilmiş.

Süleyman Bulut her iki derlemede de anonim halk edebiyatının zenginliklerini çocuklara tanıtırken onlara keyifli bir şekilde dil becerilerini geliştirme imkânı sunuyor. Bu kitapların bir başka dikkat çekici özelliği de daha önce Zeynep Uzunbay’ın Kedi Merdiveni adlı kitabındaki tatlı çizimleriyle dikkat çeken Burcu Yılmaz’ın bir kez daha hayranlık uyandıran çizimlerine yer verilmesi. Şimdi yazımıza bir yanıltmacayla son verelim: “Kapı gıcırtıcılardan mısın, ocak kıvılcımlattırıcılardan mısın? Ne kapı gıcırtıcılardanım, ne ocak kıvılcımlattırıcılardanım.” Ben bu kitaplara bayılanlardanım.
                                                                                                                                                                                                                               

İyi Kitap, Mart 2013, 3. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumunun Ardından




Nilay Kaya


Ankara Üniversitesi Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÇOGEM) tarafından 5-7 Ekim 2011 tarihlerinde düzenlenen 3. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu kitaplaştırıldı ve şimdiden bu alanda araştırma yapanların başvurabileceği oldukça kapsamlı bir kaynak olma özelliğini taşıyor.

Sempozyumların kitaplaştırılması başlı başına meşakkatli bir iştir ve yapılan her sempozyumun ardından bunun gerçekleştiği söylenemez. Kaldı ki tek bir yazarı, kuramı, konuyu ele alan sempozyumlar bir yana, çocuk ve gençlik edebiyatı gibi ele alınacak çok sayıda meselesi olan, bu meseleleri sadece bildiriler üzerinden tartışmakla kalmayıp atölye çalışmalarıyla da destekleyen, iki gün gibi kısa bir sürede oldukça yoğun bir malzeme çıkaran, alan için son derece bereketli bir sempozyumdan bahsediyoruz. 1327 sayfalık bir kitaba dönüşen bu sempozyuma yansıyanlar, yaratıcı drama, resim, karikatür atölye çalışmaları, canlı gösteriler, yazarlarla gerçekleştirilen imza günleri ve söyleşi dışında kalanlar sadece: çok sayıda akademisyen, yazar ve çizer tarafından sunulan bildiriler ile atölye çalışmalarının kitaplaştırılmaya müsait olanları. Çocuk ve gençlik edebiyatının geçmişteki ve şimdiki durumunu tüm özellikleriyle saptamayı, mevcut sorunlara farklı görüşlerden destek alarak çözümler getirmeyi hedefleyen bu sempozyumu ‘kapalı devre’ bir etkinlik olarak bırakmayıp temel bir başvuru kaynağına dönüştüren Prof. Dr. Sedat Sever önderliğindeki ÇOGEM’in emeği karşısında saygıyla eğilmek gerekiyor.

İlk olarak bu değerli sempozyumun mimarı olan ÇOGEM’i daha ayrıntılı tanıtmakta fayda var. 2009 yılında Ankara Üniversitesi’nde kurulan ÇOGEM, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında bir üniversite bünyesinde kurulan ilk merkez olma özelliğini taşıyor. Ancak resmi bir oluşum haline gelmeden önce de bu alanda hatırı sayılır çalışmalar gerçekleştirmiş. Türkiye’nin bir üniversitede kurulan ilk çocuk kütüphanesi (Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Çocuk Kütüphanesi), 1. ve 2. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı sempozyumlarının yanı sıra alanın yetkin yazarlarıyla çocukları söyleşilerde buluşturma ve okuma kültürünün kazandırılması amacıyla öğretmenlerle buluşma bu çalışmalara örnek. ÇOGEM gerek yurt içinde gerekse yurtdışında çocuklara ve gençlere okuma kültürünü kazandırmak amacıyla bilimsel çalışmalar ve araştırmalar yapmaya devam etmekte.

Onur sanatçısı olarak Muzaffer İzgü’nün seçildiği, açılış bildirilerini Prof. Talât Sait Halman ve Prof. Dr. Orhan Öztürk’ün sunduğu 3. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumunda hangi konular ele alınmış, gelin daha yakından bakalım. Sempozyumun mimarı olan Prof. Dr. Sedat Sever’in açılış konuşmasının sonunda Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan alıntıladığı dizeler, sempozyumun başlıca meramını ve odaklanma şeklini zarifçe niteliyor: “Ağaçlar esen yeli sever / Esen yel / Ağaçları sever / Kuş / İkisini birden sever / Çocukların hepsi / Üçünü birden sever” Çocukluk okumayı sevmek için en doğru zaman olabilir. ÇOGEM’İN genel faaliyetleri ve uzun uğraşlar sonucunda ortaya çıkan bu sempozyum bu sevgiyi kazandırmak yönünde atılan önemli bir adım. Sunulan yüzlerce bildiri çocuk ve okuma meselesini farklı boyutlarıyla ele almış. Türkçe öğretimi ve çocuk, çocuk edebiyatı ve eğitim, çocuk edebiyatı incelemeleri, çocuk edebiyatı ve yayıncılık, çocuk kitapları ve resim, masal, müzik, okuma kültürü, kitap ve dil gelişimi gibi konular bu bildiri konularının sadece bir kısmını oluşturuyor. Bunların yanı sıra çocuk edebiyatının bugün geldiği noktayı daha sağlıklı bir şekilde saptamak adına alanın tarihine el atan bir oturum gerçekleştirildiği gibi, çeviri ve pedagoji üzerine de bildiriler sunulmuş. Bildirilerin her biri sempozyumda sunuldukları haliyle, akademik yayın ilkelerine uygun bir şekilde kitapta yer alıyor.  

Bildirilerin başlıklarına bakıldığında bu alanda yapılan çalışmaların evrensel bir boyutta ve güncel eğilimleri yakalamaya yönelik olması dikkat çekici olduğu kadar sevindirici. Dr. Mustafa Çetin’in “Yabancı ya da İki Kültürle Büyüyen Türk Çocuklarına ve Gençlere İkinci Dil Olarak Türkçe Öğretiminde E-Kitap Tabanlı Resimli Sözlük Uygulamaları” adlı bildirisi çift dillilik meselesini eğitimde yeni yöntemler ışığında ele alışıyla ya da Arş. Gör. Pınar Çakır’ın “Christine Nöstlinger ve Sevim Ak’ta Çocuğun Gözünden Yetişkinlerin Dünyasına Eleştirel Bir Bakış” adlı bildirisi karşılaştırmalı üslubuyla bu saptamaya birer örnek. Öte yandan, çocuk edebiyatının yazıdan müteşekkil tek boyutlu bir mesele olmadığını göstermek adına resim, grafik, müzik gibi bu edebiyata katkı sağlayan diğer unsurlara yer verilmesi oldukça kapsayıcı bir yaklaşım. Öğr. Gör. Dr. Arzu İpek Yükselen ile Arş. Gör. Dr. Saniye Bencik Kangal’ın birlikte sunduğu “Resimli Çocuk Kitaplarının Renk Kavramı Kazanımı Üzerine Etkisinin İncelenmesi” adlı bildiri edebiyattaki görselliği bilişsel gelişim konusuyla birleştiren dikkat çekici bir çalışma. Öğr. Gör. Ceylan Ünal Akbulut’un “Çocuk Edebiyatında Masal ve Müzik İlişkisi” ismini taşıyan bildirisi ise edebiyatın başka bir sanat dalıyla, müzikle kurduğu etkileşim açısından ilgi çekici bir bildiri.

ÇOGEM’in ve sempozyumun başlıca gayesi olan çocuklarda ve gençlerde okuma sevgisini uyandırmak, “Çocuk ve Okuma Kültürü” başlığı altında gerçekleştirilen oturumun odak noktası olmuş. Bu oturumda sunulan bildiriler Milli Eğitim Bakanlığı’nın 100 Temel Eser uygulamalarını inceliyor, erken çocukluk döneminde okuma alışkanlığı kazandırma üzerine gidiyor ve bu hususta Türkçe öğretmenlerinin fikirlerini mercek altına alıyor. Arş. Gör. Ceren Karadeniz’in “Dünyada Çocuk Kütüphaneleri ve Japonya Örneği: Bunko” adlı bildirisi, okuma kültürünün geliştirilmesi için dünyada nasıl uygulamalara gidildiği hakkında aydınlatıcı fikirler sunuyor.

Çocuk ve gençlik edebiyatında dilin kullanımı, “Dil Gelişimi” başlığı altında akademisyenlerin bu konudaki farklı görüşlerine yer verilerek tartışılıyor. Gerek okul öncesi kitaplardaki gerekse Yalvaç Ural, Gülten Dayıoğlu gibi yazarların eserlerindeki dil kullanımları çocuğa görelik ve dil gelişimine katkıları bağlamında irdeleniyor.

Bildirilerin ardında yer alan atölye çalışmaları, sempozyumda bulunmayanlara kaçırdıkları için hayıflanacakları ama bu kitap sayesinde erişebilecekleri fikirler sunuyor. Sevim Ak ile Prof. Dr. Aysel Köksal Akyol’un birlikte gerçekleştirdikleri “Çocuk Edebiyatı ve Drama Atölyesi”, Nilay Yılmaz’ın “Yaratıcı Okuma Nedir? Yaratıcı Okuma Sürecinde Neler Yapılabilir?” başlıklı atölye çalışmaları çocuklarla yapılabilecek çeşitli uygulamalara verilebilecek ilham verici örneklerden.

Çocuk ve gençlik kitaplarının çocuğa görelik ilkesine gözetilerek yaratılmasının, okullardaki edebiyat öğretiminin geleneksel kalıplardan çıkartılarak güncel, evrensel, yaratıcı bir boyut kazandırılmasının, sempozyumun onur sanatçısı Muzaffer İzgü’nün de açılış konuşmasında vurguladığı gibi daha çok çocuk kütüphanesinin açılmasının gerekliliği, yayınevlerine ve konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarına düşen görevler gibi öneriler kitabın “Sonuç Bildirgesi” kısmında yer alıyor. Bu konuda daha fazla bilimsel çalışma yapılması yönünde teşvik edici bir çalışma olan sempozyumun ve kitabın oluşturulmasında emeği geçen herkese gönülden teşekkür etmek gerekiyor. Kütüphanelerinizde genişçe bir yer açmanızda fayda var...

2 Ocak 2013 Çarşamba

O ROMANI BEKLERKEN… Miller Time, Aralık 2012





Kanına bir kez Kinyas ve Kayra bulaşan Hakan Günday okurları, onun her romanını okuduktan sonra acı tatlı bir bekleyiş içine girer, malum. 2000 yılında Kinyas ve Kayra ile edebiyat âlemine giriş yapan Günday, Zargana’dan Piç’e, Malafa’dan Azil’e, Ziyan’dan en son geçtiğimiz yıl yayımlanan Az’a derken bütün mahsülleriyle bizleri bu bekleyişin azılı bir müptelası yapmış durumda. Bu bekleyişin en tatlı taraflarından biri de romanların keyfini sindirmek dışında, röportajlarında dile getirdiği ya da bizzat romanlardan çıkardığımız kadarıyla Günday’ın dünyasına dair fikirler edinip bu dünyayı besleyen kaynakların da tadına varmak. Hakan Günday çok sevdiğini belirtti diye Louis-Ferdinand Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk adlı romanını keşfeden okurlar çoktur örneğin. Romanlardan aldığımız keyfe ‘bonus’ tadında eklenen Malafa’nın tiyatro uyarlaması ise tiyatroyla fazla haşır neşir olmayanları bile Dot’a sürüklemiştir. Hakan Günday’ın oyunlaştırdığı, Murat Daltaban’ın yönettiği Malafa başlı başına bir tiyatro zevki sunarken, romanın kendisini yeniden okuma isteği uyandırıyordu keza. Şimdilerde internette dolanan beş adet teaser ise yeni bir Hakan Günday romanı okuyamadığımız bu bekleme sürecinin acılı kısmına merhem niteliğinde olabilir: Ümit Ünal yazıyor, Selim Demirdelen yönetiyor ve Günday’ın üçüncü romanı Piç, Hiç adıyla filme çekiliyor. Hakan Günday, 1-6 Ekim tarihlerinde düzenlenen İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nde Günday severlerin sevme potansiyelinin yüksek olduğu başka bir yazar olan Edgar Keret ile birlikte bir söyleşide karşımıza çıktı. Bazen bekleyişin kendisi en az beklenilen kadar güzel olabiliyor. Bakın bu söyleşi bize nasıl lezzetler sundu…

Bir kere Hakan Günday’ı neden sevdiğimizi bir kere daha anladık. Onun sırf karanlık sokaklarda büyüyen, içkiyle, uyuşturucuyla, şiddetle, öfkeyle, çatışmayla beslenen karakterler yarattı diye “yeraltı edebiyatının karanlık prensi” olmadığını mesela. Kaldı ki, bir keresinde Hakan Günday’ın eski bir söyleşisinde dediği gibi, kitapçıların “yeraltı edebiyatı” diye bir rafları olacaksa bu rafa olsa olsa tek bir kitap yaraşır: Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı. Bu görüş bile onun her şeyden önce derdinin hikâye anlatmak olduğunu gösteriyor. Nitekim Günday, bizlere ilk olarak bu derdini dile getirdi. Evet, hayatın içindeki sıkıntılı konuları tercih ettiğini söyledi ama bunları mümkün olduğunca tarafsız, çıplak bir bakışla “ameliyat anlatır” gibi anlatmaya çalıştığını da ekledi. Yine kendi deyişiyle “kekeme bir yazısı” olduğu için de anlatmak istediklerini öykü ile değil, romanla anlattığını söyledi.  

Peki ya bir yazar süperstar muamelesi görebilir mi? Söyleşinin yapıldığı salonda oturacak yer kalmadığını, söyleşi bittikten sonra yazardan imza almak için ufak çaplı bir izdiham yaşandığını ve bu kalabalık okur topluluğunun çoğunun genç olduğunu belirtirsek “süperstarlık” sorusu Hakan Günday’a yöneltilen yerinde bir soruydu. Günday’ınki süperstarlık egosu değil ama düşünmeyi bile düşünmediği fikirler yazıda çıktığı, yazıya malzeme olan her şey gündelik hayattan farklılaşıp son derece akıllı bir inşaat sürecine girdiği için yazdığı şeyin kendisinden daha önemli olduğunu söyleyerek yazının bizzat kendisini süperstar olarak gördü bir anlamda. Yazmanın yalnız bir iş, yanına bir ikinci kişi gelene kadar ellerinin titremediğini, yazının onun patronu olduğunu söyleyen birisinin kendisi nasıl süperstar olabilir ki zaten? Bununla birlikte yazarın içine doğduğu dünyayı yeniden inşa etmek isteği başlı başına bir ruh hali olduğu için gençlerin onu ayrıca seviyor olabileceği fikrinde de hiç haksız sayılmazdı.

Bu yılki İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nin ana teması şehir ve korku olunca Günday’a korkuları da soruldu. Bu soruya çok sevdiği yazar Céline’in kullandığı bir metaforla cevap vererek bizleri de kendi korkularımızla yüzleştirdi: Yedi tane köpek kutuplarda giderken en önde giden kılavuz köpek yolda çatlak varsa uluyarak haber verir. Hepimizin bu çatlakların arasında durması yeterince korku verici değil mi? Ama çatlakları haber veren kılavuz köpeklerin, bu durumda yazarların, olması da bir o kadar huzur verici.
Piç’in sinema serüveni Hiç de Hakan Günday’a yöneltilen sorulardan bir tanesiydi. Günday, roman sinemaya uyarlanırken tek bir kriteri önemsediğini söyledi: ruh muhafazası. Gerekirse hikâyenin bile değiştirilebileceğini ama kitabın “fotokopisinin çekilmemesi” gerektiğini söyleyerek yeniden üretimin ne kadar serbestse o kadar iyi olabileceğinin altını çizdi. Bu durumda Günday’ın filmin halihazırda devam eden çekimlerinden pek haberdar olmadığına şaşırmamamız gerekiyor çünkü o artık filmi aynı lisanı konuştuğu için güven duyup fikrini verdiği Ümit Ünal’ın senaryosu olarak görüyor.

Yazar neden yazar? Söyleşinin sonunda sorulan bu soruya Hakan Günday’ın verdiği cevap, yazacaklarını beklememiz için bir sebep daha veriyor bize: “Bir gün Büyük İskender olunca yazmazsınız artık. Belki de anlatacak bir şey kalmayınca. Paylaşmama isteği başladığı zaman. Çaresizlikten başlayışınız gibi çaresizlikten yazmayı da bırakabilirsiniz. Yıllardır ayakta duran rock grupları başarısını sürekli değişmelerine bağlı.” Yazarın dediği gibi her şey değişime tabi. O yüzden heyecan verici, beklemesi güzel…

17 Aralık 2012 Pazartesi

İyi Kitap, Sayı 46, Aralık 2012: Masalcı Dede’nin sandığından dökülenler





Mavisel Yener’in mizahî üslubuyla yarattığı Elma Şekeri Ülkesi’nin başkahramanı, mor sakallı, kırmızı saçlı Masalcı Dede. Küçük okurlarına hem güzel masallar anlatıyor, hem de masalların nasıl ortaya çıktığı üzerine düşünmeyi teşvik ediyor.

Büyük küçük hepimizin düş ve düşünce dünyasını besleyen masalları kim nereden bulup getirir, hiç düşündünüz mü? Dil ve halk bilimi çalışmalarına itimat ettiğimizde, Grimm kardeşler gibi kişilerin diyar diyar gezerek onları toplayıp huzurlarımıza sunduğunu biliyoruz. Peki, kurmacanın kendisine itimat ederek, şimdi de o masalların ta en baştan nereden çıktıklarını bir hayal etsek? Ayda yaşayıp biz yeryüzündekilere hikâyeler anlatan komik adama, her yılbaşında dünyanın dört bir köşesindeki çocuklara çuval çuval oyuncak götüren ak sakallı Noel Baba’ya inanıyorsanız, masalları bizlere ulaştırmak için gezegenler katederek onları toplayıp bir sandıkta biriktiren sakallı bir dedenin varlığı ihtimali düşsün aklınıza. Bu tatlı ihtimal çocuk edebiyatının en üretken isimlerinden Mavisel Yener’in son kitabı Elma Şekeri Ülkesi’nde gerçek oluyor, hem de olabilecek en güzel masal diliyle...

MOR SAKALLI MASALCI DEDE

Yener’in müthiş mizahî üslubuyla masalın doğasına kafa yormayı sevdiğini, bunu kurgularının meselesi ettiğini Evinden Kaçan Masal ve Masalcının Mektubu gibi yapıtlarından biliyoruz. Elma Şekeri Ülkesi’nde de benzer bir yaklaşımla yoluna devam ederek bize masallar anlatırken, onların nasıl oluştuğunu da hikâyesinin çerçevesi haline getiriyor. Bu kitabın başkahramanı olan mor sakallı, kırmızı saçlı Ma- salcı Dede, bizlere masal hediye edebilmek için Çobanyıldızı ile Dünya dışındaki gezegenlere ve ülkelere yolculuk ederken, bu yolculuğun kendisi başlı başına bir çerçeve masal oluyor.

Masalcı Dede en taze masalları yakalamak için Dünya ile yetinmeyip Zologa gezegeninden başlayan bir iş gezisine çıkıyor. Bu gezi boyunca bizleri ziyadesiyle tatmin edecek masallar yakaladığını peşinen söyleyelim, ama bu yolculuğun öyle zahmetsiz bir iş olduğunu da sakın düşünmeyin. Zira her biri Masalcı Dede’nin masal sandığına bir masal karakteri olarak girebilmek için bin türlü kapris yapan, dedeye yaranmaya çalışan türlü karakter, insana yaka silktirecek cinsten. Neyse ki Masalcı Dede’miz işinde öyle deneyimli ki büyük bir bilgelik ve tatlılıkla her türlü hırsı alt etmesini iyi biliyor. Örneğin, kendi gölgesiyle kavga ederek kendince kahraman olmak isteyen öfkeli bir Zologalı, hem katılmayı çok istediği bilgelik yarışmasını kaçırıyor, hem de Masalcı Dede’nin bilgelik sandığından payına düşeni alıyor. Bunlar da her masalın sonunda almaya alışkın olduğumuz kıssadan hisseler.

ZOLOGA GEZEGENİ SAKİNLERİ

Dünya dışı gezegenlerde sandığına masal kahramanı olarak atacağı kimlerle mi karşılaşıyor Masalcı Dede? Zologa’daki bilgelik yarışma- sı için birbiriyle kıyasıya didişenler; başkasına saldırmaya ihtiyaç duymadan başarıyı yakalayan Çabi gibi dürüst kişilerin yanı sıra kıskanç Mula gibi hiç de sportmen olmayanlar; tıpkı Alis Harikalar Diyarı’ndaki gibi sürekli bir yere yetişmeye çalışan cep saatli tavşanlar. Bunlar dedenin sandığına kahraman olarak giren rengârenk karakterlerden sadece birkaçı. Hele içlerinde bir tanesi var ki saçlarını ve tırnaklarını kestirmeyi büyük bir inatla reddedip upuzun makas gibi tırnakları ve diken gibi saçlarıyla etrafındaki herkesi korkutan Alman masal kahramanı Struwwelpeter’i andırıyor: Sekiz yaşındaki Nebula adlı bu kız herkese kurabiye pişirmek is
tiyor ama yaptığı kurabiyeleri kimsenin yemek istemediğini görüyor. Neden mi? Çünkü Nebula o zamana kadar tırnaklarının temizliğiyle ilgilenme gereği hiç duymamış ve bilmiyor ki arkadaşları arasında adı “Mikropları Koruma Kolu Başkanı”na çıkmış.

Elma Şekeri Ülkesi
’ nin en kayda değer özelliklerinden biri de Mavisel Yener’in birbirinden keyifli ve düşündürücü masalları anlatırken yakaladığı, kitabın kendi dünyasına yakışan ama geleneksel masal dilinin olanaklarından da yararlanan dili. Örneğin masal girişlerinde küçükler yine annelerinin beşiklerini tıngır mıngır sallıyorlar ama “Evvel zaman içinde,” diye başlanılan masallar “Galaksi saman içinde, pireler uzay üssünde,” diye devam ediyor. Üstelik, ne olduğunu söylemeyeceğiz ama kitabın sonunda güzel bir sürpriz de sizleri bekliyor.

Elma Şekeri Ülkesi
Mavisel Yener
Resimleyen: Murat Sayın
Bilgi Yayınevi, 96 sayfa

4 Ekim 2012 Perşembe

Doğu Yücel'le Röportaj, XOXO The Mag, Ekim 2012


FANTASTİK HAREKET ENGELLENEMEZ!


Kendi deyimiyle “urban-fantasy” yazarı, “Okul”lu senarist, yılların müzik eleştirmeni Doğu Yücel’le gençlik edebiyatını ve sinemasını, Türk edebiyatının fantastikle olan imtihanını, hayal dünyamızı besleyenleri ve hayallerimizin beslediği bir hayatı konuştuk. Bir de size yılbaşı müjdesi: Yılbaşına doğru Kırmızı Kedi Kitabevi’nden çıkacak bir öykü derlemesinde “Noel Babayı Kim Öldürdü Lan?” adlı ilk defa fantastik olmayan bir öyküyle Doğu’nun hayal gücü yeniden karşımızda olacak.

İlk romanın Hayalet Kitap 10 yıl sonra gözden geçirilmiş baskısıyla yeniden raflarda. Neler gözden geçirildi? Bugün baktığında nasıl değerlendiriyorsun romanını?

Hayalet Kitap çok erken yaşta yazılmış bir romandı. Özellikle platonik aşk üzerine kitapta çok fazla alıntı ve gönderme vardı ama bir alıntıyı unuttuğumu fark ettim. O da Genç Werther’in Acıları’ndandı. Aslında ilk başta bahsetmem gereken, hatta kitabı yazarken de etkilendiğim bir roman. Mesela ondan bir alıntı ekledim. Diğer yandan biraz çocuksu göndermeler yapmışım genç yazar hissiyatıyla birlikte, onları biraz törpüledim. Çok da fazla dokunmadım, çünkü kitabın o saflığını, naifliğini, acemiliğini ve bunun yarattığı hissi bozmak istemedim. Ben kendimi çok ciddiye alan biri değilim ama yazdığım üç kitapla ilgili iddialı konuşabilirim. Kitabı tekrar okuduğumda açıkçası çok beğendim, çok sürükleyici ve yenilikçi bir yönü olan bir roman. Eğlenceli ve platonik aşk ile eğitim gibi iki mesele üzerine iyi tespitleri olan ve o meseleler üzerine iyi giden bir roman. Geçenlerde üniversite kampüsünde geçen romanların neredeyse olmadığı, en dikkat çekenin ise Hayalet Kitap olduğu hakkında bir yazı çıktı. Düşündürücü, çünkü Türkiye gibi genç bir nüfusun bu kadar yoğun olduğu bir ülkede gençler üzerine edebiyat yapılmaması sorun. O yönden kitap zamanında bir eksikliği kapatmıştı, şu anda da kapatıyor. Diğer yandan, platonik aşk konusu da çok fazla ele alınmak istenmeyen bir konu ama ben edebiyatta ne kadar dürüst olursanız o kadar iyi olacağını düşünüyorum. Bu iki açıdan da Hayalet Kitap tamamlayıcı bir rolü olduğunu düşündüğüm bir roman.

Romanı “Platonik Aşklar Krallığı”na ithaf etmiştin. Duruyor mu bu krallık?

Duruyor. Özellikle de ülkemizde. İlişkilere bakış açımızın ve ilişkilerin yaşanma biçiminin tek taraflı olduğunu düşünüyorum. Yaşanan ilişkilerde bile karşılıksız ya da eşitsiz bir durum var. Roman bu yönden de okunabilir. Sadece karşılıksız aşkın romanı değil, eşitliksiz aşkların da bir romanı ve bu krallık hâlâ dimdik ayakta.

Romandan uyarlanan Okul’un senaryosunu sen yazmıştın. Hikâyeyi liseye uyarlamak senin tercihin miydi? Sence uyarlama nasıl sonuç verdi?

Yönetmenlerin tercihiydi. Genelde ticari bir karar diye düşünülüyor ama değildi. Lise eğitimi üzerine söylenebilecek daha çok şey olduğu düşünüldü. Filmi önemsiyorum ama bir yandan da hayalimizdeki gibi bir film olmadı. Buna rağmen şu an baktığımda birçok açıdan önemli olduğunu düşünüyorum. Eğitim eleştirisini bu kadar sert bir şekilde yapan, öğretmenlerin sınıfta öğrencilere karşı uyguladığı diktatörlüğün etkilerini gösteren, hatta günümüzde daha yeni yeni tartışılmaya başlanılan zorunlu din dersi konusunun üzerine bu kadar giden bir film yoktu popüler sinemamızda. Ama Hayalet Kitap’ın ileride yeniden sinemaya uyarlanmasını isterim.

Okul’un Türk sinemasında korku ve fantastik alanında genç bir geleneği oluşturduğu bir gerçek. 2000’lerden bu yana yükselen bu genç dalgayı nasıl değerlendiriyorsun?

Okul yakaladığı gişe başarısı sayesinde bu türlerin Türkiye’de çoğalmasına yol açtı. Tür açısından çok da örnek alınan bir film olmadı aslında çünkü Okul korku-komedi-gençlik filmidir. Ondan sonra ortaya çıkan filmler ise Türkiye’de insanların en çok korktuğu hurafe olan cinler üzerinden gidilerek çekildi. Korku sinemasında, Ada - Zombilerin Düğünü gibi iyi örnekler vardı bence. Ben bir korku sineması hayranı olarak, korku sinemasının hayranlar tarafından, hayranlara yapılan bir sinema türü olduğunu düşünüyorum. Ada’yı o yüzden seviyorum mesela. Onun dışındaki birçok film sadece Türkiye’de cinlere duyulan dinî korkuyu suistimal eden filmler. Semum hariç. Diğer yandan gençlik filmleri de çoğaldı ama Sınav dışında çoğunda Okul’un eleştirel tavrı yoktu, daha çok sulu komedilerdi. Gençler kendilerini anlatan filmler görmek istiyorlar, bu açıdan Türk sinemasına renk geldi.

Yılların edebiyat eleştirmenlerinin bu genç sese yaklaşımı nedir? Bazen popüler kültürden yararlanılmasından rahatsız olduklarını görüyoruz.

Evet, hem biraz fazla gönderme kullanıyor olmam hem de türümün fantastiğe yakın olmasından dolayı eleştiriler alıyorum yaşça büyük uzmanlardan. Fantastik edebiyatı kaçış edebiyatı olarak görüyorlar. Oysa şimdiye kadar konuştuklarımızdan bile ne kadar gerçeğe saldıran bir tavrının olduğu belli. Doğaüstü unsurlarla günümüz hakkında bir şeyler söylemeye çalışıyorum ama maalesef hâlâ inanılmaz önyargılı eleştirilerle karşılaşıyoruz. Bir yandan benim romanlarımla ilk defa fantastik edebiyat okuyanlardan “Ben fantastik edebiyatın böyle olduğunu hiç tahmin etmiyordum,” diyen mailler alıyorum. Şu ana kadar öyle bir önyargı oluşmuş, fantastik edebiyatın tamamen gerçeklerden kopuk, Yüzüklerin Efendisi gibi bambaşka âlemlerde geçen, sadece ejderhalarla dövüşülen ama bunların ardında gerçeğe dair hiçbir şeyin olmadığını düşündürten yazılar çıkmış zamanında. Oysa Yüzüklerin Efendisi dâhil birçok fantastik eser tam da gerçeği yorumlamaya çalışan eserlerdir.

Dönüp dönüp okuduğun, duygu, düşünce ve düş dünyanı besleyen yazarlar kimler?

En başa gidersek Macera Tüneli serisi. Sonra Jules Verne geldi. Ardından H.P. Lovecraft. Lise yıllarında Shakespeare’den çok etkilendim. Douglas Adams, Boris Vian, Italo Calvino, Dino Buzzati, Marquez, E.A. Poe. Sonra bir Stephen King çılgınlığı başladı. Hayalet Kitap’ı okurken Stephen King’den ve Lovecraft’ten ne kadar etkilendiğimi fark ettim. Özellikle Lovecraft hayranları, Hayalet Kitap’ı bir Lovecraft hayranının yazdığı bir gençlik-korku romanı olarak okuyabilirler. Tabii dilim asla onunki gibi değil ama olayların anlatılışındaki matematiği tamamen onun gibi kurmuşum, buna çok güldüm. Son zamanlarda Bret Easton Ellis ve Murakami’yi çok beğeniyorum. Yerli yazarlardan Orhan Pamuk, Barış Müstecaplıoğlu, Hakan Bıçakcı, Emrah Serbes, Mehmet Açar, Levent Şenyürek gibi isimleri takip ediyorum.

Stephen King’i neden bu kadar çok seviyorsun? Son romanı üzerinden kendisine korkuyu Amerikan sistemini olumlamak için malzeme olarak kullandığı eleştirileri yapılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Stephen King her şeyden önce çok büyük bir edebiyat tutkunu ve çok dürüst bir yazar. Bazı kötücül düşüncelere, insanların içindeki o karanlığa herhangi bir sansür getirmeden kitaplarında yer verebiliyor. Psikolojik açıdan çok derinliklidir bence Stephen King’in karakterleri. Son romanı hakkında çıkan eleştiriler için roman ya yanlış okunmuştur ya da hiç okunmamıştır diye düşünüyorum. Herhangi bir tarzı değerlendirmek için o tarz içindeki diğer başyapıtları okumak, o tarz hakkındaki birtakım bilgilere sahip olmak gerekir. Maalesef bu yok. Bir eleştirmen Barış Müstecaplıoğlu’nun Perg Efsaneleri’ni eleştiriyor ama aynı eleştirmenin daha önce Yüzüklerin Efendisi’ni okumadığı ortaya çıkıyor. Yüzüklerin Efendisi’ni okumayan biri Perg Efsaneleri’ni eleştiremez. Başka bir örnek de Varolmayanlar’da başıma gelen. Ana karakterin sevgilisini cinsel bir obje gibi görmesi, Varolmayanlar’ın gizli örgütüne kadınların alınmaması, güzel kadınların hayalet olamaması gibi aslında komik olsun diye yazdığım bazı kuralları ciddiye alıp kitabı kadın düşmanı olarak algılayanlar çıktı. Stephen King’in romanlarında da sakatlara yönelik çok acayip önyargıları vardır karakterlerin. Ama orada o önyargılara sahip olan insanlık, aslında. Orada bir ayna tutuluyor, ben de bir ayna tutmaya çalıştım.

Türkiye korku ve fantastik türüne kaynaklık edecek malzemeleri bol bol barındırıyor. Bunlar neler sence?

Türkiye'deki her kesim için en büyük korku gelecek korkusu. Birbiriyle anlaşamayan etnik kesimlerin de, inanç gruplarının da en büyük korkusu karşı tarafın onlara kendi gerçeklerini dikte etmesi. Bir anlamda özgürlük korkusu bu. Bu sadece bugüne ait değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin her döneminde farklı kesimlerin farklı dozlarda hissettiği bir korku. Gücü elde edenin diğer kesimi azınlığa dönüştürebildiği, onu bastırabildiği, kendi istediği şablona sokmak için elinden geleni yapabildiği bir korku filminde yaşıyoruz. Oysa çok basit bir şey yaparak; yani bu korkuyu duymadan, herkesin özgürlüklerine saygı göstererek hep birlikte yaşayabilsek bu korku filmini bir Hollywood romantik komedisine dönüştürebiliriz. Ama işte gücü eline alan o gücü sonuna kadar kullanıp gücün kölesi olmayı tercih ettikçe, zor...

Saffet Murat Tura kendisiyle yapılan bir söyleşide edebiyatın önemli bir işlevinin iktidarla olan hesaplaşması olduğunu söylüyordu. Senin yazdıklarında da çeşitli iktidar biçimlerine başkaldırı var. Doğru mu?

Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü’sünü okuduğumdan beri totaliter rejim ve üzerimize gelen bütün baskılar üzerine kafa yoran bir insanım. O kitabı okumam benim hayatımda dönüm noktası olabilir. O yüzden de tüm bunların üzerine, onlar benim üzerime geldiği sürece gideceğim. Zaten bence sanat hayattan intikam alma yoludur. Ben de bu yaşadığımız hayatı, elimizdeki tek nimeti kötüleştirmek için elinden geleni yapan bütün araçlara, kurumlara karşı kalemimi oynatacağım, başka yapabileceğim bir şey yok.

FABİSAD’dan (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği) bahseder misin? Faaliyetleriniz ne durumda?

Kuruluş amacı Türkiye’deki fantastik ve bilimkurgu edebiyatı ve benzer türlere olan önyargıyı kırmak, yeni yazarların ortaya çıkmasını sağlamak, Türk edebiyatına bir renk getirmek. Hayal gücü hayatımızda ve izlediğimiz, okuduğumuz sanat dallarında ne kadar çok olursa insanların hayata daha özgür bir çerçeveden bakabileceğini düşünüyoruz. Aslında misyonumuz edebi bir misyon değil sadece, hayata dair bir misyon. Şu anda Giovanni Scognamillo’ya adanan bir öykü yarışması tasarlıyoruz. Çok önemsediğimiz bir yarışma çünkü FABİSAD’daki birçok yazar, zamanında Nostromo ve Gençlik Kitabevi’nin yarışmalarıyla ortaya çıkmış, kitaplarını yayımlatabilmiş isimler. Artık Gençlik Kitabevi o yarışmayı yapmıyor, Nostromo yok. O yüzden biz böyle bir yarışma düzenliyoruz ve daha önce kimsenin adını duymadığı çok iyi yazarlar keşfedeceğimizi düşünüyoruz. Fantastik eylemlerimiz devam edecek!