6 Ağustos 2011 Cumartesi

Naif üniversite ödevleri serisi: Suskunlar’da belagatli sessizlik


Nüket Esen, “Puslu Tarihler Romanı: Puslu Kıtalar Atlası” adlı yazısında “palimpsest tarih roman” türünü açıklamak için Christine Brooke-Rose’dan bir alıntı yapar: “Roman köklerini tarihsel belgelerden almıştır ve tarihle her zaman çok yakın bir ilişkisi olmuştur. Ancak romanın görevi, tarihin görevinin aksine, entelektüel, ruhsal ve imgelemsel ufuklarımızı en uç noktasına dek genişletmektir. Gerçekçiliği doğaüstüyle ve tarihi ruhsal ve felsefi yeniden yorumla karıştırarak palimpsest tarihler tam olarak bunu yapar.” [1] İhsan Oktay Anar’ın ilk romanı olan Puslu Kıtalar Atlası için yapılan bu değerlendirme, yazarın dördüncü romanı olan Suskunlar’da doruk noktasına taşınır. Doğaüstü özelliği bilhassa altı çizilen Suskunlar, ontolojik ve teolojik olanlar başta olmak üzere insana dair çeşitli sorunların işlenmesi için tarihin oldukça cazip bir arka fonu malzemesi olarak kullanıldığı “mekanı ve zamanı tarih, ama konusu evrensel” olan romanlara örnektir. Dünya edebiyatında Umberto Eco, Salman Rushdie gibi örneklerin başı çektiği bu yazın biçimi, Türkiye’de Anar dışında Orhan Pamuk’un (Beyaz Kale, Benim Adım Kırmızı) ve Elif Şafak’ın (Pinhan, Şehrin Aynaları) bazı eserlerinde görülebilir. Söz konusu romanlarla Suskunlar arasındaki bir diğer benzerlik, tarihi fon olarak kullanmalarının dışında varolmaya ilişkin soruları tasavvufi alanda irdelemeye çalışmalarıdır. Bunu yaparken, tasavvufa malzeme oluşturan kişileri, mekanları, olayları temel almaları, bilhassa tasavvufa dışarıdan bakan meraklı oryantal göz için (bu gözün Batılı olması şart değildir) fazlasıyla cezbedici bir unsurdur.

Anar, sahip olunan ama sahip olunduğu Mevlana’yı anma / tanıtma turistik faaliyetleri dışında unutulan değerleri her romanında yaptığı gibi Suskunlar’da da, turistik kılıfından sıyırıp son derece içselleştirilmiş bir şekilde yaşam sorgulamaları ve anlamlandırmaları haline getiriyor, üstelik dört başı mamur olay örgüleri, capcanlı mekanlar ve karakterler kurarak. Romanın tamamı, kapağa rengini veren eflatun renginden neredeyse tüm karakterlerin varlık nedenlerine kadar sembolik anlamlar taşıyor ve roman üzerine yazılıp çizilenler çoğunlukla bu simgelerin deşifre edilmesi işleminden oluşuyor. Bu simgeler neler mi? Tasavvufta önemi aşikar olan yedi rakamı metnin her ayrıntısına damga vuruyor. Yedikule kahini, yedi şehre ve yedi müzisyene dair kötü öngörülerde bulunup yedi ayrı kahinle görüşüyor. Tanrı, dünyayı müzik eşliğinde yedi günde yaratıyor. Roman boyunca hiç cisim bulmayan Bâtin, belli ki tanrıyı, kendisini Konstantiniye’nin peygamberi ilan eden Zâhir ise oğlunu simgeliyor. Zâhir, halk tarafından anlaşılmıyor, aşağılanıyor. O ise anlayanlara tanrının sesini muhteşem sesiyle sunuyor. Ölmeden önce kanı olarak rakıyı, eti olarak kavunu anlayanlarına ikram ediyor. Öte yandan karanlık tarafı, şeytani gücü Tağut, onun uşağını ise bir “Batılı” ve cüce oluşuyla da öteki olan Alessandro Perivelli nam-ı diğer Pereveli İskender temsil ediyor. Peşinden koşulan, paylaşılamayan, uğruna kan dökülen kadın Nevâ, aslında müzikteki erişilmez noktaya tekabül ederek kusursuzluğa ve onunla beraber gelen ölümsüzlüğe, gerçek aşka erişmenin simgesi haline geliyor.

Bu simge yığını, az çok göndermelerin erişim noktaları bilindiği sürece çözüldükçe, Suskunlar’dan geriye cılız bir iskelet kalıyor gibi gözükebilir. Nitekim romanı çözümleme bağlamında kolları sıvayıp teker teker simge kırma işlemine girişmek, onun sahip olduğu bütün biçimsel zenginlikleri bir çırpıda silip atmak anlamına geliyor. Kaldı ki, romanın izleklerinin bir seanslık simge kırma işlemiyle biteceğini zannetmek de büyük bir yanılgıya denk düşüyor. Türk edebiyatında, kullanılan betimleme şeklinin ve malzemesinin görselliğe gelip dayanacak kadar atmosfer yaratmanın ötesine geçmesi çok sık rastlanan bir durum değildir ki, Suskunlar bunu ziyadesiyle başarıyor. Gerçekçi bir betimlemenin her zaman için, beş duyuya hitap edebilmesi gerektiği düşünülecek olursa, “her musikinin, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi” [2] olduğunu öneren bu roman, beş duyunun ötesine geçip, duyuların işlevlerinin yerini değiştiriyor ve onları bu yeni yerlerinde yaşatıyor. Romanın sonunda son göreceğini de görüp kör olan Yedikule kahini gibi, romanın kendisi körlükle gelen içgörüye kucak açıyor. Kusursuza / tanrıya ulaşan Eflatun’un artık konuşmaya ya da eyleme gerek duymaması gibi, bütün duyular ve eylemler yer değiştiriyor. Eflatun sustukça, anlama ulaşıyor, hatta romanın sonunda bu şekilde ölümsüzlüğe de ulaşıyor. Romanın başkarakteri gibi düşünülüp romanda daha çok yer alması gerektiği yolunda eleştirilere maruz kalan Eflatun, tam da içerikle biçimin mükemmel uyumuna örnek oluşturuyor: Suskunluğuyla manaya ulaşan Eflatun, bu nedenledir ki her bölümde okuyucu karşısına çıkmıyor.

Betimlemelerin gücünden bahsederken, “onomatopheia” denilen doğadaki sesleri taklit etmeye dayalı şiirsel tekniğin bir romanda ancak bu kadar başarıyla kullanılabileceğinin hakkını vermek gerekiyor:

Hızır Paşa’nın zurnazenleri zurnalarını zırıl zırıl zırıldatırlarken zırıltı zirveye varıp hitâm bulunca, ortamda sanki tâmmât başlıyor, tâk tâk tâmmeleri ile köszenler tokmakları vurup tumturâk ile kösleri tokur tokur tokurdatıyorlar, tokmaklarını sanki kâfirin beynine indirmek için tâ yukarı kaldırıp köslere acımasızca darp ederlerken, dudakları hınçla yukarı doğru büzülüyor; çevgâniler ise çın çın çıngırakları çınçılan misâli çıngır çıngır çıngırdata çıngırdata sallarlarken, davulzenler tokmaklarını güm güm indire indire indire davulları gümgüme ile gümbür gümbür gümbürdetiyorlardı... [3]

Sessizliğin sesini duyurmakta ne kadar başarılıysa, sesi vermekte de o kadar başarılı roman. Aynı betimleme gücü, romana çok güçlü bir etki katan doğaüstü / fantastik unsurun, hayalet Asım’ın anlatıldığı sahnelerde de kendini gösteriyor. Romanın ilerleyen bölümlerinde Asım, geçmişi ve onu bugüne getiren deneyimleriyle, ruh halleriyle yeterince benimsendiği gibi bir hayalet olarak da 18. yüzyıl İngiliz edebiyatının gelmiş geçmiş en etkili gotik anlatılarını aratmayacak şekilde dehşet verici bir unsur olarak canlılıkla çiziliyor:

Hayâlet tam karşısındaydı!

Tövbeler tövbesi! Başında Mevlevî külâhı ve üstünde etekleri açılmış tennuresi ile semâ ediyor, bir kolunu yukarı açmış dönüp duruyordu. Ama hayâletin asıl korkunç tarafı, gövdesi döndüğü halde kafasının sabit kalması, delici bakışlarını bir an olsun zavallı bekçiden ayırmamasıydı. Semâ ederken çevreye mavi bir nûr yayıyor ve ince dudaklarındaki kıvrıma bakılırsa, belki de adamcağıza ürkütücü bir şekilde gülüyordu... [4]

Genellikle tanrı anlatıcının betimlediği bir durum için “ürkünç”, “korku verici” gibi ifadeler kullanması okuyucu ile “ürkünç” durum arasına bir mesafe koyar ve kimi zaman da teknik bir başarısızlığa dönüşürken, romanın sonunda zuhur edecek olan bu romanın anlatıcı kişisi, Uzun İhsan Efendi’nin hikaye anlatımı söz konusu olduğunda, roman ateş etrafında anlatılan ibret verici gulyabani öykülerinin tüyler ürperticiliğini, belki de o “ilkel” geleneksel anlatımın eşsiz ürpertici tadını vermeyi ziyadesiyle başarıyor.

Suskunlar’ın betimleme konusundaki yetkinliği, onun sembollerden arınmış belagatli sessizliğiyle mükemmel bir uyum gösteriyor. Roman, ilk solukta sembol çözme meraklılarına bir çırpıda kendini okutup onları eliyor ve kalan çıplaklıkta / sessizlikte mana denizine sakin sakin dalmak isteyen okuyucularıyla baş başa kalmayı istiyor gibi. Ve tam da bu sakin ikinci okumalar, Suskunlar’ın kendisine ve onu okuyanlara geniş açılımlar kazandıracak gibi gözüküyor; “sükûtumuzu anlamayan sohbetimizden bir şey anlamaz” diyen İhramcızâde’ye tercüman oluyor, tekrar tekrar okumaya davet ederek.


[1] Brooke-Rose’dan alıntılayan Nüket Esen. Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar. İstanbul: İletişim, 2006. s. 248.

[2] İhsan Oktay Anar. Suskunlar. İstanbul: İletişim, 2007. s. 231.

[3] A.g.y. s. 16.

[4] A.g.y. s. 13.

26 Temmuz 2011 Salı

Kerouac Zamanlar



Yaz geldi mi önceden tadına varılmış kitaplara dönmek gibisi yok. C.Ö. hacılamadan önce bende de olan Jack Kerouac'ın yıllar önce Parantez Yayınları'ndan çıkmış Yalnız Gezgin baskısını sevgili Saffet bir doğum günümde bana hediye edince, bu yaz onun da tekrar tadına bakmak farz oldu. Sağ olsun. New York'tan ABD'nin en uçsuz bucaksız ormanlarına, Meksike çöllerinden Fas'a, Paris'ten Londra'ya beatnik aylaklığın en güzel sayıklamaları. Kerouac'ın 1960'da Lonesome Traveller adıyla yayımlanan bu cüssesi minik kitabından aylaklığa başka bir bakış açısı:

"Aylakların Tiffany's'de bile bulup alamayacağınız iki saati vardır, bunlardan biri güneştir, diğeri de ay, ikisi de gökyüzüne aittir. (...)
Sergey Yesenin Rus İhtilali'ni fırsat bilip Rusya'nın geri kalmış köylerine kaçıp patates suyu içmiş ve tam Çar'ı alaşağı edecekleri sırada 'Şu an içimden camı açıp ay'a doğru işemek geldi!' diyebilmiş bir aylak (en ünlü şiirinin adı, Bir Serserinin İtirafları). Bir gün egosu olmayan bir aylak çocuk dünyaya getirecek -Li Po muhteşem bir aylaktı.- Ego en büyük aylaklıktır- Selam Sana Aylak Egosu! Bir gün senin altın bir kahve kavanozu şeklindeki heykelini dikecekler.
İsa suyun üzerinde yürüyebilen garip bir aylaktı.-
Buda, diğer aylaklara aldırmayan bir aylaktı.-
Şef Yağmur Yüzlü, herkesten daha garipti.-"

O aylak gözlerin içgörü sahibi olması için ego'dan bir an önce kurtulması gerekir bana kalırsa. Ego dediğin her türlü başa bela, en çok da kendini "farkında" sananlara. Önce kendini görebilmeli; artık gezerek mi olacak bu, okuyarak mı, yaşayarak mı, hangi yoldan olacaksa...

21 Temmuz 2011 Perşembe

Nilay'ın Şiirle İmtihanı


Ne zamandır yazmayı düşündüğüm bir konu vardı: Bir o kadar bana uzak, bir o kadar zaman zaman davetkar olan şiir. Yakınlarda da bu davetkar zamanlar bir gelmişti nedense ama sıcağı sıcağına yazamadım.

"Ben şiirden pek anlamam, kendisinden çok da hazzetmem," şiir konusundaki ister alçakgönüllü ister patavatsız bulun, en çok kurduğum cümle. Samimiyim de. Bununla birlikte kişisel şiirle alaka tarihime baktığımda birtakım noktaları hatırlamak istedim. Büyük ihtimalle ilk olarak ortaokul sıralarında dışarıdan dayatma haricinde birkaç şiir kitabını gönülden ve ilgiyle okumuşluğum vardır. Önce Orhan Veli ve diğer Garipler, yaşlar ilerledikçe Nazım. -Sevinç Erbulak'ın anılarında okumuştum. Orhan Veli'yi keşfeden kızları genç Füsun için baba Altan Erbulak "Şimdi onun Orhan Veli yaşları, bir süre sonra Nazım'a geçer," demiş.- Hep aklımda kaldı o cümle. Bir yandan bu şairleri okumanın zamandizimsel sıralamasını düşününce pek çok Türk gencinin aynı sendromdan muzdarip olabileceğini düşündüm, kendim de dahil olmak üzere. Bir yandan da büyümenin, akılsal olgunluğun Garip'ten Nazım'a bir nevi "tekamül"e mi tekabül etmesi gerektiği konusunda itirazım var.

Şiir okuma deneyimlerim her liseli kendini Tim Burton karakteri zanneden ergen gibi Beat'lere dokundu, oradan Baudelaire, Rimbaud gibi Fransız "kötü"lerine bulaştı, Anglo-Sakson romantiklerden ve modernistlerden, avangardlara; Germen ruhilerden birkaç Latin Amerikalı şaire ulaştı. Her Perşembe Cumhuriyet Kitap'ta dünyanın en kıyıda köşede kalmış şairlerini tanıtıp, şiirlerini çeviren Cevat Çapan sağolsun, enteresan şairler keşfetmişliğim vardır. Bir keresinde sonradan Madonna'nın dansçı sevgililerinden birinin de adaşı olduğunu fark ederek kafada gereksiz bir hatırlama egzersizi yarattığım Carlos Leon diye bir Latin Amerikalı şairin birkaç dizesini lisede edebiyat sınavında alıntıladığım olmuştu. Halihazırdaki edebiyat öğretmenim tam olarak ne düşündü bilmiyorum ama en azından her zaman söylediği üzere, edebiyata yatkınlığımın olduğunu bir kez daha dile getirmişti. Başka bir lise edebiyat öğretmenine ise üzerime vazife olmayarak, "Şiirler ikiye ayrılır efenim: tezli olanlar, tezsiz olanlar (ya da herkesin tezi kendine diyelim) 'Şair burada ne anlatıyor? Şair burada kime sesleniyor?' ayaklarının bütün şiirler için geçerli olmadığını vs." iddia etmiştim. MEB'in yıllar yılı katlettiği öğretmenlik mesleğinin en güzide ibreti alemlerinden olan hoca da "Ne saçmalıyor bu bacaksız?" ayarında olunca kendim çalıp kendim söylemiştim.

Yıllar geçti ve üniversitede edebiyat okuyunca bir noktada şiirle daha çok münasebete girmek gerekti. Nitekim başarılı da oldum -gerçi bir yüksek lisans sınavında Emily Dickinson üzerine yazdıklarımı okuyup dehşete kapılan aynı hocalarım tarafından "Nilay n'aptın sen?" denmesi suretiyle şiirden koşarak kaçmışlığım da var ama hala şiirle ilgili şu başlarda kurduğum cümleyi kurmadan edemiyorum. Arada bir antenlerin aynı yeri çektiği şairler ve birkaç tane şiirin ilgimi çektiği oluyor. Yüksek lisans tezimi üzerine yazdığım, çok sevdiğim Feyyaz Kayacan'ı şiirden ayrı düşünmek imkansız mesela.

Bu aralar kitaplığımın ön rafına, en ön sıraya Turgut Uyar'ı yerleştirip kendi kendime "Her güne bir şiir" deneyi yapayım dedim. Hayretten, sıkılmaya, hayranlıktan, zorlamaya geldim gittim. En afilisinden asker olduğunu bildiğim Uyar'ın buram buram Kemalizm dokulu şiirlerinden "Tel Cambazı"nın Feyyaz Kayacanvari "Hiçoğlu"luğuna gidişi bana ne düşündüreceğimi, ne hissedeceğimi şaşırttı. Bunun "Şairler de zaman içinde değişir, gelişir bıdı bıdı..." gibi basit bir cevabı olmamalı elbette.

Yoğun bir şekilde hissettiğim ve tıpkı lisede nasıl düşünüyorsam gene düşündüğüm tek şey var ki şiir; edebiyat eleştirisi, incelemesi vs. bağlamında en bireysel, üzerine en az konuşulması gereken, konuşuldukça en çok anlamını yitiren, "anlamlandırılmaya" çalışıldıkça en tüyler ürpertici hale gelen tür benim için.

Hayır, tabii ki bu yazıyı bir şiirle sonlandırmayacağım. Sevgiler, sevgiler, sevgiler.

15 Temmuz 2011 Cuma

Naif üniversite ödevleri vol. saymadım artık: Sevgili Arsız Ölüm üzerine


‘Annem Hakkında Her Şey’. Bir Dirmit Romanı.

[...]Latife Tekin’in yapıtı, perspektifi, kuralları, konvansiyonları bir yana iten modern ressamların primitif halk resimlerini andıran ama bilinçli olarak çocuksu bir saflıkla yaptıkları naif resimleri anımsatıyor insana.[1]

Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm romanının karakterleri modern üslupla yapılmış primitif bir halk resminde bilinçli olarak çocuksu bir saflıkla gösterilirlerken bir yandan da birey olma özelliği taşırlar. Karakterlerin iç dünyalarının anlatılmasına gerek dahi duyulmadan birey olmaları sağlanmıştır. Sadece eylemlerine şahitlik ederek okuyucu onların öznelliklerini duyumsayabilir, aralarındaki iktidar ilişkilerini sorgulayabilir. Nitekim romanın teknik başarısı ve özgünlüğünün başlıca nedenlerinden biri de budur. Modern romanın alameti farikası olan psikolojinin bilinçli olarak dışlanmasıyla oluşan bireylerin romandaki özneliklerine ve iktidarı elde tutar gibi görünen iki karaktere yakından bakmak bu yazının amacı olacaktır.

Roman, hızlı bir tempoyla ard arda gelen episodlardan oluşur ve bu arada bir soluklanma molası verip herhangi bir karakterin iç dünyasına göz atma imkanı yoktur. Karakterler eylemlere yapılan mutlak ve tek vurguyla okuyucuya tanıtır kendilerini. Ancak eylemlerde öyle bir yoğunluk, bu eylemlerin anlatılışında öyle bir içeriyi çok iyi tanıyan dışarıdan bakış vardır ki karakterlerin iç dünyalarının anlatılmasına gerek dahi kalmaz ve hepsi birer özne haline gelir. Romandaki sekiz karakterin her biri, okuyucuya aynı sürede ve genişlikte tanıtılır. Anlatıcı son derece tarafsız bir biçimde, aralarında hiyerarşik bir denge gözetmeden bir karakterden diğerine odaklanır. Karaktere odaklanmadan kasıt, elbette bu romanın başlıca özelliklerinden biri olan o karakterin başından geçenlere ve eylemlerine odaklanmaktır. Buna rağmen, yazar ayırdığı kelime sayısı bakımından (bir anlamda teknik açıdan) karakterlerinden hiçbirine iltimas geçmese de aradan tematik özellikleri nedeniyle sıyrılan iki karakter var gibidir: Roman kişilerinin her birinin başından geçenlerin içinde mutlaka yer alan anne Atiye bunlardan birisidir. Annenin her alanı kapladığı bir hatırlama ve sunma biçimi ister istemez akla yazarın kendisine atfedilebilecek bir öznelliği getirir. Nitekim Latife Tekin de Pelin Özer ile yaptığı söyleşide “anneye dönme isteğinin güçlü bir şekilde göründüğü bir kuşaktan geldiğini söyler.”[2] Atiye, her karakterin eylem sahasının içinde olmasının yanı sıra her karakteri ve olayı, mütemadiyen kontrol altında tutma konusundaki üstün gayreti ile, yazar istediği kadar karakterlerini tarafsız ve aynı oranda ele almaya çalışsın, iktidarı ele geçirmeye çalışır gibidir. Her karakterin öznelliğini yansıtan bir olaya ve adeta doğaya / kadere, Atiye müdahale etme durumundadır. Huvat, sürekli köy gerçeklerini zorlayıp ayakları yere basmayan bir adam portresi çizerken (köye getirilen ama bir süre sonra işlevselliğini yitiren otobüsleri, tulumbayı, çeşitli teknik aletleri hatırlayalım) Atiye omzundan şiddetle dürtükleyerek, onu hayal dünyasından ailesine bakma sorumluluğu gibi gerçeklere davet eder. Ortanca oğlu Seyit, olmayacak bir sevdaya tutulduğunda bunu sonuna kadar engellemeye çalışır. Büyük oğlu Halit, çok genç yaşta evlendiği karısı Zekiye’den soğuyunca Zekiye’yi oğluna tekrar ısındırmak için gerek kozmetik gerek metafizik taktiklere başvurarak elinden geleni ardına koymaz. Büyük kızı Nuğber evde kalmış bir kız haline geldikçe aynı taktikleri onun üzerinde de uygular. Küçük oğlu Mahmut, gerçeklerden çizgi romanların ve sinemanın yarı şizofrenik dünyasına kaçıp saçları uzun bir Bil Kit olduğunda ağıtlar yakıp oğlunun tekrar bir ‘oğlana’ dönmesi için elinden geleni yapar. Küçük kızı Dirmit’in ‘diğerlerinden’ farklı olduğunu gösteren her olaya şiddetli müdahalelerde bulunur: Dirmit’in doğayla konuşmasına, kendine tulumba, radyo gibi gerçek dışı ve alışılmadık dostlar edinmesine, farklılığını çamurdan heykeller yaparak, şiirler yazarak dışa vurmasına Atiye’den başka kimse bu kadar şiddetle ket vurmaya çalışmaz. Sahip olduğu bu şiddetli kontrol güdüsü aslında son derece kollektif bir anne iktidarı güdüsünün yansımasıdır. Köylü Atiye’ye özgü değildir, geneldir. Bütün çabaları sonuçsuz kaldığı noktada şiddetli bir duygu sömürüsünden beslenip ölüme yatarak emellerine ulaşmayı başaran Atiye, zaman zaman kendilerini çok üzen durumlarda “ölümüm sizlerin yüzünden olacak.” deme noktasına gelen bütün anneleri anımsatır. Dolayısıyla, genel bir anne iktidarını yansıtır gibidir. Ancak Atiye’nin merkezdeki görüntüsü, vurgulamak gerekirse, yazarın bilinçli olarak yaptığı bir şeyden ziyade kollektif bir bilinçaltının dışavurumudur: Gerek anaerkil toplumda gerek ataerkil toplumda var olan bir anne modelidir Atiye. Anaerkil toplumda ve ‘modern zamanlarda’ göğsünü gere gere iktidarını gösterir, ataerkil toplumlarda ise baba evde otorite havası estirirken sessizce ama belki de daha etkin bir biçimde gözyaşları akıtarak el altından iktidarı ele geçirir.

Romanın diğer öne çıkan kişisi, adeta bu iktidar sahibi anneyi ve ailesini anlatmakla görevlendirilmiş olan Dirmit kız, bir bakıma yazarın kendisidir. Ancak yazar, bu kalıplaşmış postmodern kurmaca tekniğine de bir anlamda karşı gelmek istercesine durumu zarifçe örtmeyi tercih eder. Dirmit, herkes kadar yer alır romanda ve yazma eyleminin altı çizilmez. Dirmit’in aile içindeki ‘farklılığı’ dikkat çekicidir: Onun için ‘doğal’ olanlarla ailesinin ‘doğal’ gördükleri katiyen örtüşmediği için her daim gerilim içindedir. Ne var ki Dirmit’in yaşadığı gerilimin şiddeti, romandaki diğer karakterlerin yaşadıklarının yoğunluğundan üstün de değildir. Yazar, bunu vurgulamak istercesine, zaman zaman Dirmit’i sahneden tamamen çeker ve diğer karakterleri anlatmaya odaklanır. Böylelikle anlatılma süreleri bakımından Dirmit, diğer karakterlerle eşitlenir. Dirmit’i ön plana çıkarmak istememek gibi bilinçli bir tercihi olduğu hissedilir. Dirmit, içinde bulunduğu gerilimle ve yaşadıklarıyla değil, ilaveten diğer karakterleri yazma gibi bir görevinin olmasıyla ‘farklılaşır’. Ve bu yazar Dirmit ya da yazarın kendisi, Tanzimat romancısı zihniyetine sahip, iktidarı elinde tutan bir yazar değildir: Murat Belge’nin de tabiriyle sadece ormanın dışına çıkabildiği için ormanın içindekileri bir güzel anlatabilmiştir.[3]

Kaynakça:

Belge, Murat. Edebiyat Üstüne Yazılar. İstanbul: İletişim, 1998.

Özer, Pelin. Latife Tekin Kitabı. İstanbul: Everest, 2005.

Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3. İstanbul: İletişim,2004.


[1] Moran Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3. s. 91.

[2] Özer Pelin. Latife Tekin Kitabı. Sayfa numarasını bir türlü bulamadım.

[3] Belge, Murat. Edebiyat Üstüne Yazılar. s. 242.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

İyi Kitap, Sayı 29, Temmuz 2011


Arabaların tarihi

Tekerleğin keşfiyle başlar arabaların tarihi ve günümüzün neredeyse her yerde gidebilen araçlarına dek uzanır. Mazlum Akın, Timaş Yayınları’nın “Eğlenceli Hobi” serisinden çıkan Otomobil Uçar Gider adlı kitabında, otomobilin tarihini hem eğlenceli hem de öğretici ayrıntılarla anlatıyor.


Gündelik hayatımızın temel ihtiyaç nesnelerinden birisi olan otomobil, işlevselliğinin dışında da anlam barındıran ayrıcalıklı nesnelerden biridir. Kimileri için büyülü bir icat, kimileri için bir tutku, kimileri içinse sınıfsal bir göstergedir.

Keza edebiyat ve sinema, otomobilin hikâye içindeki simgesel işlevinin neredeyse karakterlerden rol çaldığı örneklerle doludur. Tanzimat Dönemi edebiyatının belirleyici romanlarından birisi olan Araba Sevdası, Batılılaşmayı bir kriz halinde yaşayan yeni Osmanlı tipinin trajikomik durumunu, ana karakteri Bihruz Bey’in sosyal statüsünü büyük ölçüde bir arabaya yüklemesi üzerine kuruludur. Adalet Ağaoğlu’nun sonradan Sarı Mercedes adıyla Sinan Çetin tarafından sinemaya da uyarlanan romanı Fikrimin İnce Gülü, 1970’lerde yaz tatilinde Almanya’dan Türkiye’ye izne gelen Bayram’ın kültür çatışmalarını, onun “biricik” Sarı Mercedes’i aracılığıyla sunar. Otomobiller, Geleceğe Dönüş II gibi Hollywood filmlerinde gökyüzünde salınarak geleceğin kurgulanmasına hizmet ederler; yeri geldi mi, Harry Potter’la arkadaşı Ron Weasley’i dev örümceklerin saldırısından kurtarırlar ya da (1980’lerin kült TV dizisi Kara Şimşek’te olduğu gibi) kendinden mütevellit bir kontrol yeteneğine sahip konuşan otomobiller olarak insanoğlunun fiziki dünyaya dair sınırlarını yoklarlar. Bazen de hayatı, en tutkulu aşkları anlatmak için şarkılarda araç olurlar.

Mazlum Akın’ın Timaş Yayın-ları’nın “Eğlenceli Hobi” serisi içinde yayımlanan kitabı Otomobil Uçar Gider de ismini, 1970’li yılların sevilen bir şarkısından ödünç alarak, küçük araba sevdalıları için otomobilin tarihini kapsamlı ve eğlenceli bir biçimde anlatmaya koyuluyor. Kitabın önsözünü yazan genç rallici Burcu Çetinkaya’nın da söylediği gibi, “Bu kitabın en güzel tarafı; tekerleğin icadından, geleceğin elektrikli, uçan veya yüzen otomobillerine doğru olan serüvenin baştan sona bir roman gibi anlatılması.” Yazar otomobil tarihini, dört ayak üzerinde giden ilk arabalar olan atlı arabalardan başlayarak anlatmaya koyuluyor; arabaların gelişimini Türkiye ve dünyada olmak üzere ayrı ayrı inceliyor. Böylelikle, göçebe yaşayan toplulukların yaşam koşulları, evcil hayvanların ortaya çıkışı, göçmek için gerekli olan araçlar, yerleşik hayata geçiş gibi konular okuldaki tarih dersleri dışında bir kez daha karşımıza çıkıyor. Ancak bir farkla: Bu tarih, arabaların başrolde olduğu, oldukça eğlenceli bir üslupla aktarılıyor. Şimdiye kadar özel bir ilginiz yoksa muhtemelen yeni karşılaşacağımız bilgilere eşlik eden karikatürler, bu tarih anlatısına daha da renk katıyor.

Tarihte araba kullanan ilk kadınların kimler olduğu ilgi çekici bir bilgi örneğin. Romalıların saldırısına karşı at arabasıyla savaşa giden bir İngiliz kraliçesinin olduğunu biliyor muydunuz? Şimdilerde Mercedes Benz adını almış olan otomobil markasının isim babası Carl Benz, 1880’lerde ilk ürettiği otomobilleri satamayınca karısı reklam işine el atmış: Yanına iki oğlunu da alarak, Mannheim’den annesinin evinin bulunduğu Pforzheim’a tek başına 80 km yol katetmiş. Günümüzde yepyeni bir buluş gibi değerlendirilip “çevre dostu” olarak benimsenen elektrikli otomobillerin, 1800’lerde hem Avrupa’da hem de Amerika’da üretilip satıldığını öğrenmek ise oldukça şaşırtıcı. Üstelik bu otomobillerden birisi İngiltere’den ithal edilerek II. Abdülhamit döneminin Osmanlı sarayına bile ulaşmış. Peki ya ilk trafik kurallarının nasıl ve nerede oluşturulduğunu, ilk trafik kazasının nerede olduğunu, toplu taşıma araçlarının nasıl ortaya çıktığını, “taksi” kelimesinin nereden geldiğini ve bunun gibi daha birçok şeyi öğrenmek istemez misiniz?

2008 yılında Tolga Örnek’in Devrim Arabaları adıyla beyazperdeye uyarladığı, ilk yerli malı otomobil Devrim’in öyküsünü anlatmayı da es geçmemiş Mazlum Akın. 1961 yılında dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in emriyle Cumhuriyet Bayramı’na yetişmek üzere, dört ay gibi kısa bir sürede, 23 mühendis Eskişehir’deki bir demiryolu atölyesinde birçok parçayı kendileri üreterek dört adet otomobil imal etmişler. “Devrim” ismi verilen otomobillerin, tören alanındaki test sürüşü öncesinde, telaş nedeniyle benzin depolarının tam olarak doldurulamaması, 15 dakika içinde yolda kalmalarına neden olmuş. Bu olay dönemin medyası tarafından acımasızca eleştirilince (medyanın zaman ötesi gücüne bir örnek), Devrim Arabaları projesi apar topar rafa kaldırılmış.

Yazarın otomobillere karşı duyduğu tutkuyu, günümüzde de artık üretilmeye başlanan, fantastik filmlerden fırlamış gibi duran otomobillere duyduğu heyecanda görmek mümkün. Hem karada hem denizde gidebilen, hatta uçabilen otomobiller bunlar. Aynı tutkuyu paylaşan küçük araba sevdalılarına arabaların tarihini sunarak bu tutkuyu perçinleyen kitap, sonunda verdiği “Meraklısına Otomobil Müzeleri” adresleriyle, sunduğu tarih anlatısına bir de gerçeklik deneyimi ekliyor.

Otomobil Uçar Gider
Mazlum Akın
Timaş Yayınları / 160 sayfa

18 Haziran 2011 Cumartesi

Naif üniversite ödevleri vol. bilmemne: Çiganlık ve edebiyat



AĞIR ROMAN VE AĞLAYAN DAĞ SUSAN NEHİR’DE ÇİNGENE İMGESİ

I- İmgenin ve imgebilimin tanımı, bir edebi disiplin olarak imgebilimin amacı

Latince “imagos” (hayal, aldatıcı görünüş) sözcüğünden türemiş olan imge ya da diğer adıyla imaj, Türkçede şu anlamlara gelir:

1- Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, düş, hayal, hülya.

2- Genel görünüş, izlenim, imaj.

3- (psikoloji) Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilincine yansıyan benzeri, hayal, imaj.

4- (psikoloji) Duyularla algılanan bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar, hayal, imaj [1]

Edebi metinlerde imge, yazar ile bilinçaltı, yazar ile toplum, yazar ile okur, okur ile bilinçaltı ve okur ile toplum arasındaki ilişki hakkında kayda değer fikirler veren bir unsur olma özelliği taşır. “İmgeleri dış dünyanın uyaranlar ağından etkileşim sonucu” [2] alan yazar, eseriyle içinde yaşadığı toplumun düşüncelerini de bir bakıma yansıtmış olur. Dış dünyanın uyaranlar ağından gelenler, ki bu veriler çoğunlukla toplumun kollektif bilinçaltının ürünleridir, yazarın bilinçaltı havuzunda birleşerek türlü şekiller alarak metne dahil olurlar. İmge, toplumun kollektif bilinçaltını yansıtabileceği gibi daha görünür düzeyde olanı, kollektif bilinci de yansıtabilir, hatta onun oluşmasına bizzat katkıda bulunabilir. Toplumu oluşturan bireylerin, bir kavram karşısında aynı düşünce yapısını geliştirmeleri yani, kollektif bilincin oluşması uzun bir zaman ve tarihsel birliktelik gerektirir. Kollektif bilinci oluşturan yapı düşünüldüğünde inançlar, geçmişte olanlar, gelenekler, coğrafya, siyaset, mitoloji gibi farklı unsurların etkili olduğu görülecektir. Mevzubahis grup bilinci, sosyal psikolojinin alanına girebileceği gibi, imgebilimin disiplinlerarası olma özelliği hakkında ilk ipucunu da verecektir.

İmgenin disiplinlerarası incelenebilirlik özelliği, aslında onun karmaşık ve çok katmanlı yapısından kaynaklanır. Nelerdir bu farklı katmanlar? “Kişisel deneyimler, toplumun veya bireyin “öteki”ne bakışı, toplumun veya bireyin politik-dini düşünceleri, sosyal-politik ve tarihi olaylar, edebiyat-eğitim-sinema ve güzel sanatlar...” [3] Sözkonusu alanlarda oluşturulan “söylem”ler ya da imgelerin birey üzerinde etkisi ile kollektif bilinçte oluşan “söylem”lerin bu alanlara yansıması döngüsü, bir yerden sonra çıkış noktasını ve istikametini kaybeden bir kısırlığa dönüşme durumundadır. Bununla birlikte, Daniel Henri Pageux’nun da belirttiği gibi “bir senaryo olarak imajın kültürel ve tarihsel temeller üzerine” [4] oturduğu düşünülecek olursa, imgeyi incelerken temel çıkış noktasının “öteki”ni tanımlamak olduğu söylenebilir.

İmgebilimin sıklıkla ilişkilendirildiği bir başka disiplinin, göstergebilimin temelini oluşturan “karşıtlık” ilkesi, “öteki”ni tanımlama eyleminde de kendini gösterir. Roland Barthes’in “her öğe, değerini kendinden önce gelen ve kendini izleyen öğelerle kurduğu karşıtlıklardan alır” [5] şeklindeki yaklaşımı, imgenin değerinin karşıtı üzerinden anlamlı hale gelmesini destekler niteliktedir. Bir edebi disiplin olarak imgebilimden yararlanılan çalışmaların büyük bir kısmı Batı’daki Türk imgesi üzerinedir [6] ve bu incelemelerden büyük ölçüde çıkan sonuç (her ne kadar Nazan Aksoy bu genellemeye karşı olsa da) Barbar ve despot Doğulu imgesinin varlığının ancak modern ve hümanist bir Batı kavramı ile karşıtlık ilişkisine konulduğunda pekişeceği yolundadır.

İmgenin diğer özellikleri, Serhat Ulağlı’nın gruplaştırmasıyla ifade edilebilir: “genel kabul, zamanüstülük, gerçeğin deformasyonu.” [7] Genel kabul ilkesi, sadece yazarın değil aynı zamanda toplumun kendisini anlatma biçimidir ve imgenin toplumu oluşturan bireylerin çoğunluğu tarafından kabul edildiği sürece etkinliğini sürdürmesine dairdir. Zamanüstülük, imgenin zamanı ve kuşakları aşarak, kulaktan kulağa, nesilden nesile geçip toplumun içinde sağlam ve sarsılmaz bir yer edinmesi özelliğidir. Gerçeğin deformasyonu ise, “gerçek” kavramı nedeniyle sorunlu gözükse bile, her türlü algılama biçiminden bağımsız mevcut durum olarak “gerçeğe”, yazarın kendi değerler sistemi içinden bakışı ve onu şekillendirişi olarak düşünülebilir. “Tipik bir şeyin gösterimini yaparken sanatçılar, gerçekliğe karşı kendi heyecansal yaklaşımlarını da onun içinde dile getirirler” [8] diyen Markus A. Foti, yazarın kendi bilinçaltını esir alan “öteki” ve “orası” üzerine oluşturduğu önyargılar üzerinden “gerçeklik”le ilişki kurmasını farklı bir şekilde ifade eder. Bu noktada, yazarın sahip olduğu ideolojinin de “öteki”ni algılamasında ve onu imgelemesinde önemli olduğunu söylemekte fayda vardır.

“Öteki”ne karşı duyulan sınırsız merak ve “öteki”yle kurulan çoğunlukla ayırdında olunmayan yakın ilişki, imge oluşumunda başlıca etken olduğu gibi imgebilimin de temelini oluşturur. Bu tetikleyici güç, merak, başlı başına etkili olduğu gibi, etkinliğini başka özelliklerden de alır. Kişileri ve olayları, tanıyıp algılarken başvurduğumuz “izlenim oluşturma süreci” [9], başka bir deyişle, kişileri tanımaya ve algılamaya çalışırken, en belirgin özelliklerinden yola çıkarak o kişi hakkında fikir sahibi olma, şeklindeki “kolaycılık” bu özelliklerden bir tanesidir. Keza, toplumdaki kollektif bilincin bu “kolaylık”la oluştuğunu söylemek mümkündür. İmgenin inandırıcı olabilmesi için, toplumda bu “kolaylık”la oluşmuş birtakım bilgilerin halihazırda olması gerekir. Yazar, imgesini güçlendirebilmek için hedef kitlesinin klişelerine başvurmak durumundadır. Kaldı ki, yazarın imgeler yoluyla anlatmayı hedeflediği kültürün, o toplumun kendi kültürüyle olan farklılık ve uzaklık derecesi, başlı başına ilgi çekicidir; uzaklılığı ve farklılığı derecesinde klişelerin kolaylığına düşerek ikna edici olabilir. Serhat Ulağlı’nın da belirttiği gibi, “Fransız edebiyatında İtalya, Almanya, İngiltere gibi ülkelere yapılan gezileri anlatan eserler büyük ilgi uyandırmamışken, Türkiye’ye, Mısır’a, Japonya’ya ve Çin’e daha sonra Amerika’ya yapılan gezilerin notları daha çok ilgi çekmiştir.” [10] Bunun sonucundadır ki, “egzotik Uzakdoğu”, “romantik Şark”, “vahşi Afrika” gibi çeşitli imgelemeler, yerlerini sağlamlaştırmıştır.

“Öteki” kavramı imgebilimin temelinde yattığına göre, kavramın çeşitli alanlarında kullanılırlığını da göz önünde bulundurarak, imgebilim için nasıl bir anlam teşkil ettiğine açıklama getirmekte fayda vardır. Simone de Beauvoir’ın feminist kuramında “kadın-nesne” sayesinde, “erkek-özne”nin yerinin sağlamlaştırıldığını açıklamak için kullanılan “öteki” kavramı; Anglo-Amerikan feminist düşünürlerinden Kate Millet’e göre de benzer bir işleve sahiptir: “ Sexual Politics adlı yapıtında, erkek normunun yapılanma sürecinde, kadının sürekli olarak “öteki” olarak tanımlanmasından söz eder.” [11] Yine feminist düşünürlerden Luce Irigaray, Julia Kristeva ve Helen Cixous, kadınlık kavramının “eksiklik, “yokluk”, “olumsuzluk” gibi anlamlar içerdiğini belirterek, bu kavramların yol açtığı bir “öteki”liğin marijinal bir kadın söyleminde kullanılmak üzere araç olabileceğinden bahsederler. Post-koloniyel edebiyat eleştirisi de, başta Edward Said olmak üzere, Avrupalı’nın imgelemine göre “öteki”nin, yani ‘Orta-Doğulu’nun’ belirli anlamlar yüklü bir düşünce kalıbına dönüştüğünün (oryantalist bakış açısı) altını çizerek “öteki” kavramından yararlanır. Ne var ki, toplumsal cinsiyet ve etnik kimlik oluşmadan önce insanın doğduktan hemen sonra, en ilkel düzeyde oluşturduğu “öteki” kavramı, yani Jacques Lacan’ın psikanaliz üzerinden geliştirdiği “öteki” kavramı, imgebilimin geniş uygulanabilirlik düzeyinde daha çok anlam kazanır. 18. ayında aynada kendini gören çocuğun oluşturduğu “öteki” bilinci, bundan sonraki aşamada girdiği simgesel düzlemde farklılık üzerinden kendini tanımlama ve bütünlüğe ulaşma çabası, imgebilimin sadece “öteki uluslar” değil “imge” ile oluşturulan her türlü söylemi ve öteki nesnesini incelemek için başvurulabilecek bir kavramdır.

Gürsel Aytaç, imgebilimin amacının “başka ülkelerin edebiyatlarındaki imgeleri anlambilimsel (semantik) açıdan inceleyip disiplinlerarası bir kültür tarihine katkı sağlamak” [12] olduğunu söyler. “Başka” kültürleri tanımak gibi görünen birincil amaç, aslında kendi kültürünü tanımlama ihtiyacı ardına saklanır. Nitekim, Lacan’ın ayna evresindeki 18 aylık çocuk da aynada gördüğü “öteki” üzerinden kendini tanımlar. Bu model, yazarın da metinde yarattığı imgeler yoluyla “öteki” üzerinden bir bakıma kendisini tanımlamasına yol açar. Aynı durum, sosyal psikolojide her grubun bir diğeri ile karşılaştırıldığında anlamsal olarak varoluşunda da geçerlidir: “hiçbir grup bir başka grup olmaksızın tanımlanamaz.” [13]

Latince “imago” ve “logos” kelimelerinin birleşiminden oluşan imgebilim, sözlük anlamına sadık bir biçimde bir bilim olma iddiasıyla yola çıkar. İmgebilim incelemeleri, toplulukların ve bireylerin birbirlerini farklı algılama şekillerini ve düşünce farklılıklarını ortaya koyar. İmge, varolanın ardında bir gerçeklik taşıyan gizli bir koda bağlıdır; ki bu bir tür “üst-dil” olarak adlandırılabilir. Edebi metinde de imgeler ışığında yolu takip edilebilecek bir üst-dil olabilir. Bazı eleştirmenler, “üst-dil” yerine metindeki “gizil gerçek”ten bahsederler. Metnin derinlerinde saklı bir kabul edilmiş “gizli gerçek” hazinesine ulaşmaya çalışmak düşüncesi yerine her metnin yazarının bilincinden bağımsız bir üst-dili olabileceği düşüncesiyle metne temkinli ve sorgulayıcı bir şekilde imge okumaları üzerinden yaklaşmak, daha akla yatkın görünmektedir.

Edebi metinlerde üretilen imgelerin araştırılmasında, imgenin ne kadar sıklıkla kullanıldığı, nasıl ve neden ele alındığı gibi sorulara yanıt aramakta fayda vardır. Yazarın söz konusu imgeyi kullanma nedenleri üzerine düşünülebilir –ki bunun temelinde yazarın ideolojisi vardır- ve bu imgenin ele alınmasındaki toplumsal arka plan, edebi gelenek ve tutum incelenebilir. “Üretilmiş mitler” olan, her biri başlı başına belli bir hikayeyi anlatan ya da mesajı aktaran imgeleri saptamak ve neden bu şekilde üretildiklerini sorgulamak, metne imgebilimle yaklaşırken izlenecek başka bir yöntem olabilir. Bir zamanlar Einstein, “bir imgeyi parçalamanın, bir atomu parçalamaktan güç” olduğunu söylemiştir. Çoğu zaman imgelerin “imge” olduklarının dahi gözden kaçırıldığı düşünülecek olunursa, edebi metinlere bu bilinçle yaklaşmak algıların, kendine ve ötekine dair başka dünyaların açılması anlamında umut verici olabilir.

II- Çingene imajını oluşturan tarihsel / toplumsal arka plana ve çingenelerin arasından bir yazar, Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ına dair

“Öteki” imgesi söz konusu olduğunda, onun yarattığı çağrışımın başlıca ve can alıcı iki yönünün olduğuna dikkat edilmelidir: iyi ve kötü. Bir de ne iyi ne de kötü olarak atıfta bulunarak, durumu ‘olduğu’ gibi, niteliksel ama klişe olarak imgeleştirmekten bahsedilebilir. Bu bölümde çingeneler hakkında genel bilgiler vermek yerine, onların iyi / kötü ve nötr çağrışımlı imgelerini oluşturan özelliklerine değinilecektir.

Balıklı Göl miti, “çingene” kelimesinin yarattığı olumsuz çağrışımın doğuşu özelliği taşır:

4000 yıl önce yaşayan İbrahim Peygamber, Nemrut ve yandaşları tarafından ateşe atılarak yakılmak istenmiş. Mancınık çalışmayınca ya da ateş yanmayınca düşünmüşler. Meleklerin İbrahim’i koruduğu sanısıyla, Cin ile Gan adındaki kardeşlere olay yerinde açıkta zina yaptırmışlar. Böylece İbrahim’i ateşe atabilmişler; ama ateş su olmuş, odunlar da balık...Yanma olayı gerçekleşmemiş. Olay yeri de Şanlıurfa’daki Balıklı Göl imiş.

Olayın bundan sonrası Çingenelerin suçlanmasıyla ilgili: Zina yapan kardeşler Allah tarafından lanetlenmişler ve bunların soyundan gelenlere Çingene denilmiş. Çingeneler bu yüzden inançsızlarmış...[14]

Belli ki bu mit, isimler değiştirilerek farklı coğrafyalarda kulaktan kulağa ve nesilden nesile yayılmıştır. Yukarıdaki alıntıda vurgu, çingenelerin “dinsiz ve imansız” olduğu yolundaki yargıyadır. Nitekim, çingenelerin toplum tarafından aşağılandığı alanları saptayıp bununla mücadele etme yoluna giden birisi olarak Mustafa Aksu, çingenelerin müftüler tarafından tanınmadığını belirtir. [15] Dinin toplum üzerinde günümüzde de devam eden etki alanı düşünülecek olunursa, çingeneleri “ötekileştirme” araçlarından birisinin sağlam bir şekilde işlediğini söylemek mümkündür. Öte yandan Aksu, resmi ideolojinin temsilcisi, hükümetin organı, dilin “şekillendiricisi” TDK’nın ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın sözlüklerine “çingene” kelimesini aşağılayıcı bir şekilde aldıklarının altını çizer:

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1995 ve 2000 basımlı Türkçe sözlüklerinde Çingene tanımı: “Hindistan’dan çıktığı sanılan genellikle çalgıcılıkla ve ızgara, maşa, elek, kalbur gibi ufak tefek şeyler satmakla geçinen göçebe topluluktan esmer kimse, Kıptî.”

Türk Dil Kurumu’nun 1988, 2000 basımlı Türkçe sözlüklerinde ise çingene: “Hindistan’dan çıktıkları söylenen, dünyanın çeşitli yerlerinde göçebe olarak yaşayan bir topluluk veya bu topluluktan olan kimse.”

Her iki kurumun sözlüklerinde diğer ortak tanımlar şöyle yazılmış. Çingene: “Esmer, cimri, elisıkı, arsız, yüzsüz, çığırtkan.” [16]

Çingene imgesinin kötü çağrışımlarını sıralamak için TDK ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın sözlüklerindeki tanımı alıntılamak neredeyse yeterli olacak gibidir. Bir de bu vasıflara hırsızlık, dolandırıcılık, yalancılık, kavgacılık, adab-ı muaşeretten uzaklık, cahillik, pislik, tuhaflık / ucubelik gibi birbiriyle alakalı, benzer özellikler eklenirse kötü imaj tamamlanmış olur. Osmanlı döneminde “Kıpt-i Müslim” olarak anılan çingenelere atfedilen fiziki yakıştırmalar, Türkiye de dahil olmak üzere birçok yerde kanunlara dahi girer. Çingeneler, halk arasında “esmer vatandaş” olarak çağrılmaya devam ederler. Aksu’ya göre, “Bu tanımlama biçimi, önceleri çingenelerin kimlik kartlarında da kullanılırdı. Nitekim, bulundukları ülkelerde iş bulmaları bu utanç verici kart yüzünden olanaksızlaşmıştır.” [17] Fiziki özelliklere yer veren imge tasarlanmaya devam edilirse, esmerlikle belirginleşen bu tabloya zayıflık, çelimsizlik, düzgün olmayan sarı dişler, kadında uzun ve yabani bir görünüm veren saçlar, abartılı desenler ve renklerden oluşan entariler, erkekte siyah beyaz çizgili adi görünümlü bir takım elbise ve şapka kolaylıkla eklenir.

İmge ya da “imaj” söz konusu olduğunda madalyonun öbür yüzüne de bakmak gerekir. “Ucubelik” atıflarıyla saldırılmış, “yüzyıllardır dışlanmış” bir topluluğun, başka bir ideolojiden bakıldığında aynı topluluğun yine dışlanmışlığı dolayısıyla “kendine özgü”, “hakkı yenmiş”, “özgür” bir halk olarak imgeleştirilmesi de mümkündür ki; Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı roman incelenirken imgenin tam da bu halinin romana hakim olduğu vurgulanacaktır. Genel geçer kurallardan, topluma ait düzenleyici ve sınırlayıcı ölçütlerden bağımsız, “esrik”, “romantik”, “sıcakkanlı” gibi imgeler de çingeneler için yaratılan imgelerdir. “Çingene” sözcüğünün yerine politik bir doğruculukla kullanılmaya özen gösterilen “roman” sözcüğü, tam da sözcüğün tarihsel kökenlerine uygun bir şekilde “romans” kavramını belirginleştirir. Bu “tuhaf ama kendine özgü halk”, bir anlamda romantik Romanya ruhunu canlandırır. [18] Edebiyatta ve sinemada [19], toplumun dışında göçebe olarak yaşayan, “serseri ama gururlu ve romantik” müzisyen erkekler, yabani güzelliklere sahip genç kızlar, atalarından kalma hüznü hatırı sayılır bir yoğunlukta yaşarken bir anda müziğin başlamasıyla çılgıncasına neşeyle gülüp oynayan “çatlak” teyzeler ve dayılar, ihtiyar delikanlı dedeler, ayakları hep çıplak gözleri zeka pırıltısı taşıyan fırlama çocuklar, çingene imgesinin olumlu yönünü temsil ederler.

Çingenelere dair gözle görülür bir biçimde iyi ya da kötü atıfta bulunmayan kalıplaşmış imgeler ise Türkiye’yi gezmeye gelen bir turiste sunulacak olan oryantal bir gezi planına benzer. Biraz hamam, biraz cami, biraz baharat ve kilim sergisi, biraz da göbek dansı ve nargile...Gazeteci Nazım Alpman, [20] “dışarıdan” bakan bir göz olarak çingeneleri inceleyecek olduğunda şu gezi planı ve sınıflandırmalar ortaya çıkar: Sulukule, Ahırkapı,Üsküdar-Selamsız Mahallesi, Şişli-Kuştepe, Ümraniye-1 Mayıs Mahallesi, Adapazarı-Tepekum, Kırklareli istikametlerinde parayı kazandığı gibi harcayan, çapkınlıklarıyla övünen, dolandırıcı, kavgadan zevk alan, çocuklarına doktorluğu değil müzisyenliği aşılayan, şişe toplayan, çalgıcılık yapan, kalaycılıkla, çiçekçilikle, ayı oynatıcılığıyla uğraşan, kendi içlerinde genç yaşta evlenen insanlar grubu.

Olumlu, olumsuz ya da kalıplaşmış, imgeleri kim ve ne şekilde yaratıyor sorusu imgebilim için önemlidir. Medyanın imge yaratımında ve sunumundaki kayda değer önemi sıklıkla tartışıldığı gibi [21] imgelemin oluşmasındaki başlıca sosyolojik faktör, Foucault’nun “gaze / bakış” kavramıyla kolaylıkla ilişkilendirilir. Yaratılan metaforlar ve karton imajların temelinde “öteki”ne bakıp kendi kimliğini anlamlandırma çabası yatar. Buraya kadar bir “öteki” olarak çingeneler hakkında nasıl imgelerin oluşturulduğundan bahsedilmiştir; oysaki “gaze / bakış” bizzat çingenelerin de kendiliklerini duyumsamaları için ihtiyaç duydukları bir araçtır aslında. Çingeneler için “öteki” olan, resimleştirilen “çingene olmayanlar”, kendi tabirleriyle “gaco”lardır. “Kim olmadığımız bize kim olduğumuzu gösterir.” [22] Çingene olanın çingene olmayanı ötekileştirmesi, başka bir deyişle “gaco”laştırması, kendi kimliğini mitleştirmesine de neden olur; ki çingenelerin içinden yazan bir yazar olarak Metin Kaçan’ın Ağır Roman adlı romanı, büyük ölçüde bu bakış açısından muzdariptir.

“Alışılmamış” olarak tabir edilen Ağır Roman’ın Yıldız Ecevit’e göre en çarpıcı yönü, “otantik dil” kullanımıdır: “Hüseyin Rahmi’den bu yana Türk edebiyatında kullanılmakta. Ancak Kaçan’da yeni olan, bu dilin, yalnızca roman figürlerinin değil, anlatıcının da dili olması. Argoyu fantastik öğeyle birleştirerek, gerçeküstücü imgeler uyandıran bir dil yaratmış Kaçan.” [23] Gerçekten de Kaçan, karakterlerini “Çingenece / Romanca” [24] konuşturmak yerine, Tarlabaşılı bir anlatıcıyı konuşturmayı tercih eder. Hatta karakterlerini çok fazla konuşturmayarak, olup bitenleri art arda “-di”li geçmiş zaman kipiyle sıralayarak, destansı bir hava yaratır:

Kolera Sokağı’nın en kral kevaşesi Eda, yatıştan sonra apış arasını yıkadığı suyu, hurdaya çıkmış metal artıklarından yapılma kerhanenin pencere iskeletinden şık bir figürle boşluğa saldı. (...) Bu esnada bir konsomatris yıldız güpegündüz mahalleyi yalayarak geçti.

Hayatını bu bin tılsımlı anın çarşafından geçirecek olan Gıli Gıli Salih, havada gezinen kılları takip ederek babasının berber dükkanına doğru ikiledi.

(...) Parke taşlarının arasındaki nemli topraklardan çıkan buharlar, Gıli Gıli Salih’in saçlarındaki pis su ve spermle birleşti. Ancak kurnaz sokak delikanlılarının uyanabileceği bir büyü oluştuğunda, klarnetler patladı. Çalgıcılar darbukalarını gerip, kemanlarına inceden ayar geçtikten sonra ağır roman havası çalarak yampiri adımlarla Çitiki düğün salonuna doğru uzadılar...[25]

Kaçan, mekana özgü yerel öğeleri, bir bakıma “gaco”ların çingeneler hakkında yarattığı imgeleri bilinçli bir şekilde kullanır; ancak bu imgeleri çingene ağzıyla, içeriden canlandırarak “ötekileştirme” etkinliğini tersine çevirmiş, böylelikle de söylemine destansı bir hava katmış olur. Kolera’nın dişleri sağlam tek insanının Gaftici Fethi olduğunu açıklama gereği duyarken, [26] “gaco”nun dişleri sarı ve sağlıksız çingene imgelemine dalgacı bir selam gönderir gibidir. Mahalleye ad olarak seçtiği “Kolera” dahi, “öteki” kavramını tersine çevirerek içselleştirmek niyeti taşır. Ölümcül bir salgın hastalığın adını taşıyan mahalle, başlı başına dışlanması, “bulaşmaması” için toplumdan tecrit edilmesi gereken büyük şehrin göbeğinde olduğu halde kavramsal olarak “görülmeyen”dir, “uzak”tır. Dışarıdaki gaco, bu mahalleyi düşleyecek olsa aklına gelebilecek her türlü imge, yazar tarafından metne yerleştirilir. Kolera’da “bıçak sesi, zar sesi ve şuh çığlık sesi” [27] sokaklara dağılır. Mahallede “milleti kazıklayan oduncular, hurdacılar” [28] bulunur. “Sefil sokak çocukları yol kenarındaki göletlerin kenarından aldıkları çamurları şık çocukların üzerine” [29] fırlatırlar. Sokaklardan her daim darbuka sesi yükselir. Çingenelerin “en ufak kapı gıcırtısında bütün dertlerini unutup oynamaya başlayacaklarına” dair imge, “Gıli Gıli Salih’in darbuka dinleyip ağır roman havası oynasa da öfkesinden kurtulamaması” [30] ile ters yüz edilir. Karakterlerin volta attığı sokaklar “gergin çamaşırlı”dır. [31] Gıli ve arkadaşları, “köşe başlarındaki tinerkolik çocuklara para atarak” [32] yürürler. Kadınlar, balkonlardan bağrışıp, birbirlerini “kıvırtma seanslarına” çağırırlar. Delikanlılar, Gıli Gıli Salih gibi [33] ipekli gömlekler giyerler.

Örnek olarak verilen sahneler, imgeler ya da tablolar çingene olmayanın gözlerini kapamasına gerek kalmadan bir çingene mahallesi hakkında bir çırpıda aklına geliverecek olanlardır. Kaçan, bu imgelem kolaylığının varlığının bilinciyle yazar. Bu bilince sahip olduğu, Ecevit’in de tabiri ile “kitsch olanı estetize etmesi”nden [34] anlaşılır. Yer yer “dışarıdan bakan” gözü de kurguya eklemeyi ihmal etmez. Gaftici Fethi ve Tilki Orhan’ın yanıkları için götürüldükleri hastanede hemşirelerden biri “Ay ne iğrenç insan, elleri leş gibi” [35] diyerek gaco’nun bakış açısını dillendirir. Aynı durum, Fil Hamit’in dükkanına “dışarıdan” gelen müşteriler için de geçerlidir: “Fil Hamit’in dükkanına gele gide tamircilik mesleğini öğreniyorlar, ayrıca kenardaki yaşam hakkında inanılmaz bir bilgiye sahip oluyorlardı. İçki muhabbetleri de bu işin cabası olarak sunuluyordu.” [36]

Kaçan’ın imgelemin bilincinde oluşu, onu alıp tersine çevirirken, çingene imgesine giren her türlü “kitsch” nesneyi yücelterek romantik bir çingene mitine, romansa ulaşmasını sağlar. Mahallenin namlı kabadayıları, “kabadayı” olmanın ötesine geçip birer efsane haline gelirler:

Arap Sado, berber dükkanının önündeki parke taşlarının üzerine kan fışkırarak serildi. (...) Gökyüzü bile gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı. Arap Sado, başına toplanan kalabalığın çıkardığı “Ne olmuş? Nasıl olmuş?” seslerinin altında gerçek bir Müslüman gibi salavat getirerek, yeni doğmuş çocuk masumluğunda çırpınarak hayata gözlerini kapadı. [37]

Arap Sado’nun ölümünün “gökyüzünü ağlatması” gibi, cansız nesnelerin kişileştirilerek masalsı ve gerçeküstü havanın yaratılması romanda sıklıkla karşılaşılan bir durumdur, “Gece, yengeç heriflerin acemice öldürdükleri adamların korkunç seslerine dayanamayıp sabahı özledi” [38] örneğinde olduğu gibi. Artık “bitirim” olmuş Gıli Gıli Salih’in “racon kestiği” anlardan biri de masalsı anlatımın kişileştirme yoluyla gerçekleştirildiği adeta ağır çekim sinematografik bir görüntü yaratan şu satırlardadır:

Gıli, aç karnını doyurmak için bakkal çakkal arasa da avucunu yaladı. Ancak ümitsizliğe düşmeyip cebinden timsah marka bir jilet çıkardı. Jileti parmaklarının arasında yaylandırıp gökyüzüne doğru ıslık çalarak gönderdi. Jilet, kurutulmak için karşıdan karşıya asılmış balıkların ipini kesip Gıli’nin göğüs cebine düştü. [39]

Tufan Erbarıştıran’a göre, edebiyat tarihimizde “öteki roman” tanımıyla ortaya çıkan, meraklı okurları şaşkına çeviren, eleştirmenleri çaresiz bırakan, üzerinde birçok tartışmanın yapıldığı fazla kitap yoktur, Ağır Roman dışında. [40] “Garip, ürkütücü, tekinsiz” olan bir dünyanın içinden, o dünyanın diliyle, dışarıdaki dünyanın algılayışından haberdar olup bunu tersine çevirerek, “ucubeliğini” sahiplenen bir metin olarak Ağır Roman, geleneksel edebi anlatıya karşı durduğu gibi imgelem’le var olan kolaycı “yaratılmış cemaatler”e de etkili bir darbe vurur.

III. Bir “aydın” bilinciyle ötekine bakış: Ağlayan Dağ Susan Nehir

Ayşegül Devecioğlu’nun 2007 yılında yayımlanan ve 2008 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alan Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanının arka kapağında kullanılan alıntı şu şekildedir: “Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkansız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar.” Türk edebiyatında Osman Cemal Kaygılı’nın 1939 yılında yayımlanan Çingeneler adlı romanından beri çingeneleri konu edinen eser, elbette Ağır Roman dışında, neredeyse yok gibidir. Devecioğlu’nun romanının arka kapağında yer alan ifade, yerleşik değerlerle yaşayan toplumların çoktan “ötekileştirip” gözardı ettiği bir topluluğu tanıtarak, kendi kimliğini sorgulatmak şeklindeki bir aydın bilincini ve sorumluluğunu barındırır. Bir imgenin yaratılışı söz konusu olduğunda yazarın ideolojisini bundan bağımsız olarak düşünmek zordur. Yazarının 12 Eylül döneminden geliyor olmasının “bilinmesi” –keza kendisi her fırsatta dönemi unutturmamak adına kişisel 12 Eylül tarihini anlatan demeçler ve röportajlar vermekte- özellikle Kuş Diline Öykünen adlı ilk romanında 12 Eylül ruhunu yansıtan ideolojik bir üslubunun olması ve başlı başına Ağlayan Dağ Susan Nehir’in kendisi, romanı bu durum için tipik bir örnek haline getirebilir.

Ağlayan Dağ Susan Nehir’e rahatlıkla otobiyografik bir okuma yapılabilir; çünkü romandaki anlatıcı ses, yazarın gerçek hayatına dair sahip olunan bilgilerle birebir örtüşür. Kemalist ve “aydınlanmacı” yüksek sınıftan ailesiyle Ortaköy’de 2-3 katlı konakların birinde, hizmetlilerle yetişen, üniversite yıllarında devrimci olan, zaman zaman yurtdışına kaçmak zorunda kalan entelektüel bir kadındır, anlatıcı ses. Çocukluk yıllarından beri evlerinde hizmet veren, “Naciye Abla” adlı çingene bir kadının ve çevresindekilerin hikayesini, Naciye Abla’nın bizzat anlattığı hikayeleri, çingenelerle olan kişisel bağını ve ilişkisini olay örgüsünde gerçekleştirdiği bilinçli kırılmalarla, temel bir hikaye oluşturmayarak “roman” olduğu tartışmalı bu anlatıya yerleştirir. Çingenelerin sürekli yalan söylediğine vurgu yapan anlatıcı, bunu bir meziyet olarak görüp kendi hikaye anlatıcılığının da Naciye Abla sayesinde oluştuğunu belirtir. “Hikaye anlatmayı ondan öğrendim. Çingene çok güzel hikayeler anlatırdı; gençliğine dair, çocukluğuna dair...Anlattıklarının çoğu yalandı. Onu şüpheyle dinlerdim; öykülerin, gölgenin de ışık kadar aydınlattığı bir dünyaya ait olduğunu bilmezden önce...” [41] Anlatıcıya göre, “çingenelerin hayatta kalmasının, kendilerine düşman olan dünyada yaşayabilmesinin tek yolu” [42], yalan söylemektir.

Anlatıcı, ailesinin “aydın”lığı ve Naciye Abla’nın çingene olmasından gelen “farklılığından” doğan zıtlığın her daim altını çizer. Babası, anlatıcı ve erkek kardeşini küçük yaşlarda karşısına alarak, tanrının olmadığını söyleyip doğa olaylarını bilimsel yöntemlerle açıklamaya girişirken, öte yanda Naciye Abla figürü anlatıcının kendi tabiriyle “tinsel ruh”unu [43] güçlendirir. Çocuklar gökkuşağının altından geçmeyi düşlerken, baba gökkuşağını ansiklopedik bilgilerle açıklar; Naciye Abla ise “gökkuşağının toprağa değdiği yerde Hazreti Süleyman’ın hazinesinin saklı olduğunu” söyler. [44] Küçük yaşlarda şekillenen rasyonel, şüpheci, sorgulayıcı aydın kimliğine ciddi bir darbedir Naciye Abla’nın getirdiği spritüel değerler. Bir yandan da, modern aydının maruz kalacağı rasyonalizm ve ruhsal gerçeklik arasındaki gerilimden kaynaklanan Sisifosvari ikilem lanetine işaret eder.

Bir “öteki” olan Naciye Abla’dan öğrendiği “tuhaf” şeyleri ilk sayfalarda sıralama ihtiyacı duyar anlatıcı: şalvar giymek, dip bucak temizlik yapmak, çamaşır yıkamak, leğende yıkanmak, odun yakmak, sıkıldıkça evdeki eşyaların yerini değiştirmek; içine göztaşı, çöreotu gibi otlar tıkıştırılmış muska niyetli örgü sepetçikler yapmak; türlü otlardan yemek yapmak, göç etmek ve elbette yalan söyleyip hikaye anlatmak. “Dışarıdan bakan göz” olduğunun her daim bilincinde olan anlatıcı, bu bilince rağmen, anlaşılacağı üzere, roman boyunca kalıplaşmış mistik bir çingene miti imgelemine başvuracaktır. Geldiği kökler bilimsel ve düşünsel olanı şiddetle yücelttiği için, “öteki” olarak karşısında duranı “bilimsel zincirlerden kaçış”, “özgürlüğe olan adım”; devrimci dünya görüşüyle “ezilen, dışlanan halk”, “yazısı olmayan ama anlatacağı hikayeleri olan halk” şeklinde romantize etme yoluna gidecektir.

Metin Kaçan, Ağır Roman’da mitleştirmeyi Tarlabaşılı anlatıcı ve onun diliyle “içeriden” yaparken, Ağlayan Dağ Susan Nehir’deki masalsı hava sol kanattan bir entelektüelin diliyle gerçekleşir; şiirsel, ağdalı ve politik bilinci dışa vuran bir şekilde. Romanın başlangıcındaki alıntı dahi, anonim bir söylem olması nedeniyle çingenelerin yüzyıllara yayılan varlığına işaret ederek kolaylıkla “mitik” hale gelebilme özelliklerini dışa vurur:

Sonsuza dek yeryüzünde dolaşıp dursunlar,

geceledikleri yerde ikinci kez

konaklamasınlar, su içtikleri kaynaktan

ikinci kez içmesinler, bir yıl içinde

aynı nehirden iki defa geçmesinler.

Çingene laneti [45]

Yazarın romanına isim olarak seçtiği “Ağlayan Dağ Susan Nehir”de de kentli aydının şiirsel dili, öte yandan aynı kentli aydının “egzotik” ve doğa ile bütünleşmiş, “şamanik” olana karşı duyduğu hayranlık vardır:

Benim için, yaşlı dağlar haritada gördüğüm açıklı koyulu kahverengi kavislerden ibaretti. Coğrafya kitaplarına göre Bulgaristan’dan çıkıp Yugoslavya sınırı yakınından Karadeniz’e iniyor; kuzeyinde Tuna, güneyinde Meriç ırmakları tarafından kuşatılıyordu. Bunları konuştuğumuz yıllarda bir dağdan böyle bağlılıkla bahsedilmesini anlayamazdım. Benim evim ve şehrim vardı. Ne dağların ağlayabildiğini bilirdim ne de nehirlerin sustuğunu... [46]

Aydın bilincine etkili bir “öteki” damgası vuran Naciye Ablası öldükten yıllar sonra yazar, Balkanlar’da küçük bir kasabaya giderek Ağlayan Dağ Susan Nehir metnini yazmaya koyulur. Kasabadaki coğrafyayı algılayışı, şehirli kızın egzotizmin dayanılmaz cazibesine karşı koyamama sendromundan izler taşır. Şiirsel üslubu ve egzotik yaklaşımı, yer yer çingeneler hakkında bilgi verme sevdasına yenik düştüğü ve didaktik olduğu hissiyatına engel olamaz:

Kocakarı diyor ki, Çingene Balkan’dır. Balkan Çingenenin anasıdır, atasıdır...Çingene Balkan’ın çocuğudur, bir de bahtın...

Akrabalar Balkan’dan geliyor. Çingenelerin yurdundan...

Çingenelerin yurdu yoktur. Herkesin yurt diye sahiplenip dikenli tellerle, sınırlarla, silahlı askerlerle koruduğu topraklardan hiçbirine ait değil onlar...Öyleyse Yurt neresi? (...) Kapı’dan delifişek, kalabalık geliyorlar; her ülkeye yabancı olmanın dokunaklı kindarlığını, yalnızca kendi soylarından olanların anladığı gizli bir işaret gibi parlak, siyah gözlerinde taşıyarak... [47]

Satır aralarında değil, alenen yazarının politik görüşünün izlerini taşıyan cümlelerdir bunlar. Ne var ki, kendi “biricik” dünya görüşünü desteklemek için “öteki” olan bir topluluğu yüceltir, bir “gaco” olduğunu bildiği halde bu “öteki”yle kendini bir olarak görür. Hemen ardından “Kim özgür aslında? Gaco’lar mı çingeneler mi?” [48] diye sorarken, “Çingeneler hep başkalarının savaşlarında ölür” [49] derken naif ve romantik bir devrimci ruhuna kapılmadan edemez; ki bu durum roman boyunca sürer. Başkalarının savaşlarında ölen bu “başka insanlar” bir kez daha mitleşir ve devrimci model imgesi kazanır. Naciye Abla’nın çocukluğuna dair anlattığı bir hikaye, bir insanın çingene olup olmadığının damaktaki bir lekeyle anlaşılacağına dairdir; ki “dışlanmış halk” imgesi gözle görülür, somut ve kolaycı bir şekilde bu kadar yaratılabilir. Benzer biçimde, Naciye Abla’nın sürekli çingene olduğunu inkar etmesi, bu gerçeği saklamak için türlü yollara başvurması, gülünç bir biçimde çingeneler arasında efsaneleşen cilt beyazlatıcı kremlerden medet umması, “çingeneler pistir” inancını yıkmak için temizliğe aşırı düşkün olması aynı ideolojik güdülerin sonuçlarıdır ve aynı romantik imgelere gebe olurlar: “Büyük şehirlerin uçurumlarında kimselerin girmek istemediği bu mahalleleri birarada tutan harç, belki yalnızca dışlanmış olmanın yıkıcı bilinciydi...” [50] gibi bir “bilgi”yi verme ihtiyacı duymak, metne ister istemez didaktizm ve kusur havası katar. Ağır Roman’ın “girilmeyecek bölge”si olan Tarlabaşı için ise böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulmaz, çünkü “dışlanmışlık” zaten metnin olay örgüsünün, karakterlerinin, ruhlarının, konuşmalarının, yaşadıklarının özündedir, içselleştirilmiştir; bu anlamda otantiktir. Devecioğlu ise, “kahraman sürgünler” idealizasyonunu romantik çingene miti imgelerinin en kalıplaşmış olanlarıyla gerçekleştirmeyi sürdürür:

Tanrıların korktuğu bu çocuklar gerçekten kara topraktan yaratılmıştı. Ateş hırsızından bu yana tanrıları bir tek onlar şaşırtmıştı. Evlerden, eşyalardan, mülklerden, bayraklardan, kitaplardan, banka hesaplarından, inceden inceye hesaplanan güvenli gelecek düşlerinden çatılmış dünyayı çıplak ayaklarının altında çiğniyorlardı (...) Ânı doludizgin yaşıyor; isteklerini ve umutlarını o ânın avuçlarına teslim ediyorlardı; çıplaktılar, yalnızdılar, umutsudular, inatçıydılar. Baş eğmiyor, ele avuca sığmıyorlardı; geleceğe inanmadıklarından tanrılara ihtiyaçları yoktu, şimdiki zamanda savrulan hayatları kaderin ta kendisiydi. [51]

Yazar büyük ölçüde Naciye Abla’nın hikayelerine ve kendi imgelem biçimine bağlı olan romans havasını biçimsel olarak gözle görülür bir biçimde kesintiye uğratıp çingenelerle ilgili bir konferansa, Edirne’ye gidişini anlattığı üçüncü bölümde belgeselvari bir üslup yakalarken, didaktizm sevdasını iyiden iyiye somutlaştırır. Bulgaristan’da ismi değiştirilip, Çingenece konuşması, şarkı söylemesi ve o şekilde giyinmesi yasaklanan genç Boris’ten bahsederken Ahmet Mithatvari bir biçimde “zavallı Borisçik” [52] ifadesi kullanarak “dışlanmış çingene” imgesinin altını kalın kalemle çizer.

Öte yandan, kendileri hakkında yaratılan imgelerden haberdar olan çingenelerin, gaco’ların bu zaafından yararlanmayı sevdikleri de unutulmamalıdır. Anlatıcı, bunu fark eder bir biçimde “İmgelemin has çocukları Çingenelerdir; ona inanır, ondan yararlanır, onu reddeder, onu kullanırlar. Geçimlerini imgelemin ürünü olan fal ve yalanla sağlarlar” [53] der; ancak anlatısını mevcut imgelerle kurmaktan da geri kalmaz.

Çingene’nin altın küpeler, özgür ruh, tutkulu kan gibi bayağı imgelerden oluşmuş yağmalanmış suretini kafamdan silip atabilecek miydim? Kamp ateşi etrafında yapılan dansların, bıçakların konuştuğu tutkulu aşkların, gitar sesinin oluşturduğu sembolik Çingene yaşamı, yüzlerce yıldır yaşanmakta olan kıyım ve faciaları, yoksulluğu, aşağılanmayı görünmez kılmıştı. [54]

Yazarın kendisi de tehlikeyi sezer; ama hayır, kendisini bahsettiği “bayağı imge”lerden kurtulamaz; çünkü “görünmez kılınmış” saydığı kıyım ve facia, yoksulluk, dışlanmışlık olgularını da “söylem”leştirerek kalıp imgelerle destekler. Üstelik, kimselerin görmediği ancak kendisinin gördüğü ve göstermeyi bir aydın olarak kendisine borç bildiği bu “ötekileştirilmiş” mitini tam da “bayağı” bulduğu imgelerle gerçekleştirmeye çalışır. Naciye Abla’nın çingene masallarını daldan dala, egzotik imgeler eşliğinde –çocuk satan çingeneler, ihanete uğrayıp kendini nehre atan Mayabozan, Malihulya, Sairfilmenam gibi mitik isimlerle adlandırılmış genç kızlar, sunarken birden bire belgeselvari bir üslupla Edirne’deki Kakava şenliklerini, tipik çingene düğünü sahnelerini olay örgüsünün neresinden tutulup nereye bağlanacağı konusunda anlaşılmazlıklar yaratarak canlandırmaya çalışır. Romanın başka bir “görmezden gelinmiş” tarihsel gerçekliği anlatma çabasıyla Maraş katliamının ortasında iki çingeneyle tuhaf bir şekilde son buluşu, ideolojinin kalıp imgelemden aldığı destek üzerine hayli fikir verir.

Görülüyor ki, çingeneler hakkında yaratılmış iyi ya da kötü her türlü imgeyi yeniden dillendirmeye çalışarak kafası karışık bir aydına yaraşır biçimde ne anlattığını bilmiyor gözükmek “hikaye anlatmanın öğrenildiği” anlamına gelmez. Ağır Roman örneğinde ise, imgeleri sorunsallaştırmayıp sahiplenmek, basit de olsa anlatacak bir hikayeniz olduğu sürece onların içkin bir hal almasını, hikaye anlatmanın ve dinlemenin keyfine ancak ve ancak hizmet etmelerini sağlayacaktır.


[1] Türk Dil Kurumu Sözlüğü, T.D.K. Ankara 1998, s. 1076.

[2] Melik Bülbül, İmgesel İletişim, Çizgi, Konya 2005, s. 18.

[3] Serhat Ulağlı, İmgebilim “Öteki”nin Bilimine Giriş, Sinemis, Ankara 2006, s. 11.

[4] Pageux’dan alıntılayan Serhat Ulağlı, a.g.y. s. 12.

[5] Roland Barthes, Göstergebilimsel Serüven, Kaf, İstanbul 1999, s. 75.

[6] Onur Bilge Kula’nın Batı Düşününde Türk ve İslam İmgesi, Alman Kültüründe Türk İmgesi; Nazan Aksoy’un Rönesans İngilteresi’nde Türkler; Nedret Kuran Burçoğlu’nun Multiculturalism: Identity and Otherness, Karl May’da Türk İmgesi adlı incelemelerinde olduğu gibi.

[7] İmgebilim “Öteki”nin Bilimine Giriş, s. 14.

[8] Markus A. Foti’den alıntılayan Serhat Ulağlı, a.g.y.s. 15.

[9] A.g.y. s. 83.

[10]A.g.y. s. 34.

[11] Millet’ten alıntılayan Nedret Kuran Burçoğlu, Çevirinin Ekinsel Yönleri (Hasan Âli Yücel’in Anısına), Yıldız Teknik Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı, İstanbul 23-25 Ekim 1997 I. Uluslararası Çeviri Kolokyumu Bildiri Kitabı, ss.: 164-170.

[12] Gürsel Aytaç, Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi, Kültür Bakanlığı, Ankara 2001, s. 106.

[13] Hacer Harlak, Önyargılar, Sitem, İstanbul 2000, s. 68.

[14] Mustafa Aksu, Türkiye’de Çingene Olmak, Ozan, İstanbul 2003, ss. 23-24.

[15] A.g.y. s. 26.

[16] A.g.y. s. 42.

[17] Ali Arayıcı, Çingeneler: Ülkesiz Bir Halk, Ceylan, İstanbul 1999, s. 178.

[18] David Mayall, Gypsy Identities 1500-2000, From Egyptians and Moon-men to the Ethnic Romany, Routledge, New York 2004, s. 139.

[19] Örneğin Balkanlı yönetmen Emir Kusturica’nın filmlerinde hep bu romantik ruh’a vurgu yapılır. Öte yandan Tony Gattlif’in “çingene sineması” iyisi ve kötüsüyle, olduğu gibi anlatma derdiyle ön plana çıkar.

[20] Nazım Alpman, Başka Dünyanın İnsanları,Çingeneler, Ozan, İstanbul 1993.

[21] Joanna Richardson, The Gypsy Debate, Imprint Academic, UK 2006, s. 94.

[22] Thomas Acton (ed.), Gypsy Politics and Traveller Identity, University of Hertfordshire Press, Hertfordshire 1997, s. 27.

[23] Yıldız Ecevit, “Ağır Roman ve Estetik”, Metin Kaçan, Cervantes’in Yeğeni, Metin Kaçan Üzerine Yazılar, Can, İstanbul 2003, s. 15.

[24] Burada “Çingenece / Romanca”, otantik bir dil, romanın geçtiği yer olan Tarlabaşı’nda konuşulan dil olarak kullanılmaktadır.

[25]Metin Kaçan, Ağır Roman, YKY, İstanbul 1998, s. 9.

[26] A.g.y. s. 30.

[27] A.g.y. s. 48.

[28] A.g.y. s. 33.

[29] A.g.y. s. 54.

[30] A.g.y. s. 61.

[31] A.g.y. s. 71.

[32] A.g.y. s. 74.

[33] A.g.y. s. 90.

[34]Metin Kaçan, Cervantes’in Yeğeni, Metin Kaçan Üzerine Yazılar, s. 16.

[35] Ağır Roman, s. 62.

[36] A.g.y. s. 49.

[37] A.g.y. s. 26.

[38] A.g.y. s. 29.

[39] A.g.y. s. 79.

[40]Tufan Erbarıştıran, “Metin Kaçan’ın Kitapları Üzerine Bir Deneme (Büyüklüğü-Sınırları-Yanılgıları), Metin Kaçan, Cervantes’in Yeğeni, Metin Kaçan Üzerine Yazılar, s. 132.

[41] Ayşegül Devecioğlu, Ağlayan Dağ Susan Nehir, Metis, İstanbul 2007, s. 21.

[42] A.g.y. s. 185.

[43] A.g.y. s. 35.

[44] A.g.y. s. 205.

[45] A.g.y. s. 9.

[46] A.g.y. s. 26.

[47] A.g.y. s. 13.

[48] A.g.y. s. 14.

[49] A.g.y. s. 35.

[50] A.g.y. s. 122.

[51] A.g.y. ss. 130-131.

[52] A.g.y. s. 176.

[53] A.g.y. s. 36.

[54] A.g.y. s. 67.