27 Kasım 2010 Cumartesi

Üç Adımlık Yerküre: Nilgün Marmara ve Şiir Dünyası Üzerine Bir İnceleme








“Bir hüzün kraliçesi olarak Nilgün Marmara”, “Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en marjinallerinden biri olarak Nilgün Marmara”, “Üzerine tez yazdığı şair Sylvia Plath gibi yaşadığı süre boyunca ölümle flört eden, bu dünyada bir yekpare Nilgün Marmara”...Nilgün Marmara şiiri üzerine araştırma yapmaya kalktığımda şairin “şiiri” üzerine Gülseli İnal’ın yazdığı birkaç satırdan başka hiçbir şey bulamamayı üzüntüyle karşıladığımı belirtmek isterim. Onun yerine koskoca bir mit yığını duruyordu karşımda. Yazının başındakine benzer deyişler bu mitin iskeletini oluşturuyordu. Ve bu miti oluşturan bütün tanımlar Marmara’nın şiirini okumanın bir hayli yolunu kesiyordu. Zaten son derece kapalı olan imgeler sadece ve sadece bu mitlerdeki tanımlara doğru gitmeye başlıyordu. En yakınlarından biri olan Ece Ayhan bile ne kadar iyi ve başarılı bir şair olduğunu söylemekle yetinip Marmara ile olan anılarına geçiyor, edebiyata değil daha çok öteki insanların hayatlarına susamış bir kitlenin susuzluğunu gideriyordu. Benim duyduğum bu rahatsızlığa üstüne bir de “kadın hassasiyeti” eklenmiş bir şekilde Ece Temelkuran’da rastladım. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için yazdığı “Ölmeye Yazan Kadınlar” başlıklı alternatif yazısında Marmara’nınkine benzer bir kaderin Tezer Özlü için de geçerli olduğundan bahsediyordu:
Tezer Özlü için “edebiyatımının gamlı” prensesi (YKY’den çıkan kitabının arka kapağında) denmiş [...] Bir kabul var o sıfatta, bir değişmezlik, bir tür “Biz seni böyle tanırız, severiz; gerisini de sormayız” cümlesi saklı. [...] Ya prensesin hali? Hiç de istemediği iç acılarına verilen payeler ve tutulan alkışlar. [...] Bir kadın sırf o acılar geçsin diye, o nasıl bir içse, ona katlanabilmek için yazarken, yazının kazıları sırasında çıkan iltihabın alınıp kutsal yağ ilan edilmesi...[1]

Hepimiz özellikle de yeni keşfettiğimiz bir yazarın hayatını merak ederiz. Ama bir yazarın hayatının eserinin önüne geçmesi kabul etmek gerekir ki tatsız ve görülüyor ki bir o kadar da önüne geçilmesi zor bir durum. Nilgün Marmara’nın bitirme tezinde Sylvia Plath’in şairliğini “intiharı” bağlamında incelediğini hatırlayacak olursak, bu yazıda da şairin hayatı, bu kadar tepkiye ve rahatsızlığa rağmen, azımsanamayacak bir yer kaplayacak. Zira yakın arkadaşları da bizi bu doğrultuda yönlendiriyor: Yine Ece Ayhan, Marmara’nın şiirinin anahtarının Marmara’nın hayatının kendisinde olduğunu [2], Gülseli İnal ise Marmara’nın kişisel notlarının şiirini de açıklayabileceğini söylüyor. [3]
Bu yazıda, Marmara’nın hayatına değindikten sonra şiirine biraz daha yakından bakmaya çalışacağım. Modern Türk şiiri içinde nerede konumlandırılabilir, ya da bu mümkün müdür? Gerçekten de şiirindeki imgeler, kendi kişiliği ve ruh dünyası üzerine yapışan sıfatlara tekabül ediyor mu? Nilgün Marmara’nın şairliğinin intiharı bağlamında analizi ne kadar mümkündür? Bu gibi sorulara yanıtlar bulmaya çalışacağım. Bu arada bu kadar çok ilişkilendirildiği şair Sylvia Plath’in, şiiri üzerinde ne kadar etkisi olduğuna da ucundan kıyısından da olsa bakmaya çalışacağım, ucundan kıyısından, çünkü bu konunun başlı başına incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Hayatı
Nilgün Marmara 13 Şubat 1958’de İstanbul, Kadıköy’de doğar. Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji’nde tamamlar. Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olur. Yardımcı Doçent Cem Taylan denetiminde yazdığı bitirme tezi, Sylvia Plath’in şairliğinin intiharı bağlamında bir analizidir. Ece Ayhan’ın onun hakkında yazdıklarından ve bildiğimiz kadarıyla 23-24 yaşlarında, üniversite yıllarında Kağan Önal’la evlenmiştir. Ece Ayhan, Marmara ve Önal’ı tam da bu sıralarda (tam olarak 1982 yılında) Bodrum’un Gümüşlük köyünde tanıdığını söylüyor. Bilindiği gibi özellikle 70’lerden beri
Gümüşlük, Türk entellektüellerine, bir yandan da “marjinallerine” ev sahipliği yapmaktadır. Kağan Önal da İstanbul Üniversitesi’nde Endüstri Mühendisliği okumakta, bir yandan yazları Gümüşlük’te arkadaşlarıyla birlikte, Ece Ayhan’ın tabiriyle, -denizi karşınıza alırsanız, soldaki kumsalın en sonundaki Sisyphoş adlı bir pansiyonu sabahlara kadar cin içerek, müzik çalarak ve şiirler okuyarak öğrenci havasında işletmektedir. [4] Nilgün Marmara’nın Ece Ayhan ve arkadaş çevresine dahil olması Cemal Süreya sayesinde gerçekleşir. Özellikle Anglo-Sakson şiiri konusunda donanımlıdır ve şair arkadaşlarıyla sık sık şiir üzerine tartışmalar yapar. Kendisi de şiir yazdığı halde bunu en yakınlarına bile söylemekten çekinmesi dikkat çekicidir. Sonraları Cemal Süreya’ya yazdığı şiirleri göndermeye başlar ve birkaç şiiri Şiir Atı’ndan yayınlanır; ancak hayatta olduğu süre boyunca şiirlerinin herhangi bir ses getirdiği söylenemez. Şiirlerinin bir kısmını, Kızıltoprak’ta Kağan Önal ile birlikte yaşadığı evde, bir kısmını gene eşinin işi sebebiyle bir süre kaldıkları Libya’da, Marmaris’te, Bodrum’da yazar. Bir süre metinlerinden ve günlüklerinden anlaşıldığı üzere çok sevdiği Ingeborg Bachmann’ın memleketi Avusturya’da da kalır.
Ece Ayhan’a göre “uç’talık” Marmara’yı temsil eder. “Uç’talık”, marjinalliğin Türkçesidir. Nilgün Marmara hem bu “uç’talığın” temsilcisi olduğu, hem de kendisi de Amerikan Caz Çağı’na bayıldığı için Ece Ayhan ve arkadaşları ona, başka bir mitik figürün ismini, Fitzgerald’ın eşinin ismini verip, “Zelda” derler. [5] Süreya’ya göre kendi şiirinden söz etmediği için de gerçek bir marjinaldir o. [6] Gergedan dergisindeki sohbetlerinde Ayhan ve Süreya, Nilgün Marmara, Orhan Alkaya, Küçük İskender gibi gençlerden oluşan bir grubu “Yeni Marjinaller” olarak adlandırır ve bir bakıma II.Yeni’nin bir uzantısı olarak görür. Dolayısıyla hem kişiliği hem de şiiriyle herkesten ayrılır Marmara. Hemen bu noktada, hayattayken insanlara nasıl bir izlenim verdiğinden de bahsetmek gerekiyor. “ [...] yakın ve uzak çevresinden ayrı, ayrılmış olarak sınırda, garip bir sınırda” bulunuyordu Ece Ayhan’a göre. Cemal Süreya ise onun “bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu, daha doğrusu vakit geçirme yeri gibi gördüğünü” söylüyordu. [7]
Nitekim, daha fazla “vakit geçirmeyi” redderek, 13 Ekim 1987’de, 29 yaşında, Kızıltoprak’taki evinin balkonundan atlayarak intihar eder.

Şiiri
“Nilgün Marmara, bir dolu yeni şairden sahicilik ve kimseye benzememezlik açısından bin kat daha iyidir.” diyor Ece Ayhan. [8] “Sahicilik” meselesi biraz ikircikli bir mesele olsa da “kimseye benzememezlik” konusunda Ayhan’la hemfikir olmamak mümkün değil. O kadar içe dönük ve kapalı bir şiirle karşı karşıyayız ki, kimseciklerin onun şiiri hakkında konuşmamasına hak verecek bir hale gelebiliyor insan. Hemen akla şöyle bir şiiri nasıl okuyacağımız ve yorumlayacağımız sorunsalını getiriyor bu durum. Kimin söylediğini bir türlü hatırlayamadığım şöyle bir söz var: “Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel. Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle baş başa kalmak.” Şiir derslerinde de zaman zaman karşılaştığımız (özellikle II. Yeni şiirine gelindiğinde) bir durum bu: dinlediklerimiz hepimizde birtakım algı kapıları açıyor, belli bir hissiyat doğuruyor; ancak bunun kelimelere dökülmesi imkansız gibi gözüküyor, dahası dönüştürüldükleri takdirde hislerini kaybedecek gibi geliyor insana. Bu “kapalılık” bağlamında II. Yeni’ye, evet, benziyor Marmara’nın şiiri. Belirsiz ifadelerin çokluğu, II. Yeni şiiri karşısında verilen ilk panikli tepkiyi, “eyvah, anlamıyorum!” gibi bir tepkiyi burada da verdirtiyor. Ya da yazının başında belirtmeye çalıştığım gibi, Marmara’nın intihar ettiği gerçeğini sürekli algı kapılarımızın yanında bulundurarak okuyacağız şiirleri ve her imgeyi bu kodla okuyacağız, ki bu ne kadar doğru olabilir? Halbuki İlhan Berk’in de üzerinde durduğu gibi, artık anlam saplantısından vazgeçip şiirin sezdirdiklerinin tadını çıkarmak en güzeli. Berk, şiirin beynimizde bir anlık bir görüntü kıvılcımı yaratmasının yeterli olacağını söylüyordu. Marmara’nın şiirine de bu talimatlarla yaklaşmak en doğrusu olacaktır. Ancak tüm bunlara rağmen, Marmara’nın şiirini “II.Yeni” olarak etiketleyemeyiz.
Anlam belirsizliği ve kapalılığı dolayısıyla II. Yeni’ye benzediği gibi, biçimindeki serbest tavırla da onlara benzetilebilir Marmara’nın şiiri. İlhan Berk’te de düzyazı biçiminde yazılmış “şiir”lere rastlıyorduk. Örnek olarak Marmara’nın düzyazı şeklinde yazılmış olan şu “isimsiz şiirini” verebiliriz:
Burdan böyle baktığımda gömütsü ince boşluğa bilemem martılar neye göre toplanırlar bilemem dizlerim neden çözülür böylesine güçsüzleşir dolaşımı kanımın uyuşurum bunca değişken mavinin görümünde uçarım ve karşı kıyı tehdit okunu kırdıkça sunağım orasıdır pek sık çiçeklerle ve cesetlerle giderim iyice daha sunmaya...[9]
Yukarıdaki parça bir şiir midir yoksa Ulysses’in son kısmındaki Molly Bloom’un noktalama işaretleriyle kesilmeyen “bilinçakışını” andıran bir kesit midir? Şiirle ilgili bu deneysel soruları II. Yeni sorduruyordu, dolayısıyla bu açıdan Marmara ile aralarında bir benzerlik kurulabilir. Hemen bu noktada Ece Ayhan’ı akla getiren bir şekilde, birçok şiirinde mor renginin ve zakkum çiçeğinin egemen olduğu söylenebilir. Kendine has bir dili var, çok nadir olarak kullanılan kelimeler seçiyor ve onları sıklıkla kullanıyor: “ilençlemek”, “yetke”, “özgül”, “eskil”, “sağaltı”, “hüsnalık”, “yıldızkopum” gibi. Ancak diğer yandan da başka bir çok modernist esere, yazara (yukarıdaki örnekte olduğu gibi, ya da ileride bahsedeceğim gibi Plath ve daha nicelerine) de benzetilebilir. Söz gelimi adı da “Deney” olan şiirini ele alalım. Yapısı ve görüntüsü itibariyle ne kadar çok Behçet Necatigil’in “deneysel” şiirlerine benziyor:
Bir siyah iris Bir yutulmuş göl
Bir meraklı güve Bir ateş eden korkak
Bir ince parmak Bir uçuşan saç
Bir emin sandalye Bir dolu içen bütün
Bir maske saat Bir ansıyan değişim
Bir yitik arka Bir arzulayan kaya
Bir siyah iris gölü yuttu.
Bir korkak meraklı güveye ateş etti.
Bir saç ince parmağı uçuştu.
Bir içen bütün emin sandalyeyi doldurdu.
Bir maske saat değişimi ansıdı.
Bir kaya yitik arkayı arzuladı. [10]

Dolayısıyla artık onun birçok şeye benzetilebileceği gibi aslında hiçbir şeye benzemediğini, tamamen kendine özgü olduğunu, onun imgelerinin yepyeni bir evren demek olduğunu kabul etmek daha yerinde olacaktır. Zaman zaman gerçeküstücü bir hale de bürünen, bu hiç tanıdık olmayan imgelere bir göz atalım: “kusan aslan başları”, “deniz cesedi”, “melek tenli tahtın gülünç taslağı”, “kalın koca leş doğrusu”, “su bakışı”, “yeşillerin özsu hüzünleri”, “dev goncaların boğaz tıkamaları”, “doyumsuz yeşiller havuzu”...Upuzun bir liste çıkarılabilir. İlk okunduklarında hepsi insanı irkiltiyor; ancak Marmara’nın temaları yavaş yavaş belirmeye başladıkça, daha doğrusu bizler şairin ruhuna yaklaştıkça şiirin “sezdirme” gücü kendini gösteriyor, Gülseli İnal’ın da dediği gibi “Ruhunun ritmi şiirinin ritmini kuruyor ve dil artık ikincil bir görev üstleniyor.” [11]
Dilin bir bakıma “saçmalaması” ama ruhun böylelikle en yakından kendisini sezdirmesi, dile olan inancın kalmadığını gösteriyor aslında. Bu açıdan da II. Yenilerle ilişkilendirilebilir, ama tekrarlıyorum, dilin artık işlevini yitirdiğini düşünen birçok modernist eser ve sanatçıyla da ilişkilendirilebilir. Modernite bu “hassas, duyarlı, olup bitenleri uyuşturulmuş kitlelerden çok daha yalın bir şekilde gören” sanatçılar için olumsuz olan her şey gibi iletişimsizliğin de ta kendisidir. Her şeye bir anlam verilmeye çalışıldıkça anlam aslında kaybolmuştur. Her şeye anlam verme, her şeyi rasyonelleştirme çabaları iyi bir şey midir ki, olsa olsa bitmeyen savaşları, insanlar arasındaki iletişimsizliği doğurmuştur? Woolf, Plath gibi Marmara’nın “edebi anneleri” diyebileceğimiz sanatçıların da bütün sanat eserlerine yansır bu düşünce biçimi, kiminde daha belirgin simgelerle, kiminde Marmara’da olduğu gibi daha kapalı imgelerle. [12]
Marmara’nın şiirindeki özne, böyle bir dünyada yalnız hissediyor kendisini, en önemlisi gördükleri karşısında duyduğu acı bakımından yalnız, kimselere benzemiyor acısı da. Bazen onun gibi olanlardan da bahsedip “biz”e dönüştürüyor öznesini. Duyduğu acıya, kendisinde açılan yaralara, ötekilerin (o ve onun gibi olanların karşısında duranların) katı doğrularının onda yarattığı tahribata bakalım: “yerleşik yabancılığın acısı”, “biçimleri kesikler yaratmadan önce”, “o çocuksuluğun ayırdında olmayanlar”, “kus cellat yargıları”, “kurumak yeter örüncünde yalnızlığımızın, bize çok, zor yine buluşmak”, “kovmak karaduygulu olasılığı bilincinin gücüyle”...Sözün, imgelemlerin karşısında yetersiz kaldığını anlatan dizelerine bir örnek:
Yontusal bir dinginlikle sıralarım
Sözcüklerimi vasat bir yere,
Bir duyumlanmaz imgeleme-
Taşkınlıktan ırak mı ırak! [13]

Anlam saplantısından duyduğu rahatsızlığı “kurtulsun dilerim kuşkudan, sorusundan gerçek mi, gerçek mi?” dizelerinde görebiliyoruz. [14] En başta sözlerimiz anlam ifade etmezken her şeyde anlam aramak rahatsız edici geliyor belli ki ona. Yukarıdaki dizelerde “taşkınlıktan” ırak olmaktan şikayetçi olduğunu anlıyoruz, sözün yetmediği yerde esriklik bir kurtuluş olabiliyor ona göre:
Ah! Ya benim ele geçirilemez coşkularım,
varolamamış henüz
biçimleyemediğim.
Neredesiniz siz ey bilinçsizliğin bilinçlere
Varılamaz yengisinden sonra
Ulaşılır esriklik alanları? [15]
Sözcüklerin “saydamlaşması” bu dünyada gerçekleşmesi zor olan bir şey; çünkü tıpkı esrime nasıl bilinçaltını yansıtıyorsa, saydamlaşmış sözcükler de bilinçaltını rahatça işaret edebilir. Bilinçaltı ise tehlikeli olabilir. Öte yandan esrime ve saydamlık “saflığa” da götürür bizi, belki de Ayhan’ın “sahicilik”ten kastı buydu. Her iki durumda da “saydamlığı” bu dünya kaldıramaz.
İnsanlar korunmaya ağlarlar
bu denli incelmeye karşı.
Saydamlaşan sözcükler ölüm habercileri sürüye,
Ürkeklikleri bundan, ketleri de. [16]
Buradan yavaş yavaş Marmara’nın şiirlerindeki ölüm temasına yaklaşıyoruz; ki bir süre sonra gerçekten de şiirlerin büyük çoğunluğuna yaşama karşı verilemeyen mücadelenin, kaçıp gitme isteğinin ve hazırlığının hakim olduğunu görüyoruz. Ölüm, bu dünyanın onda yarattığı tahribat karşısında olumlu ve sevecen bir hal almaya başlıyor, “yumuşak ölümün çağrılatışı” deyişi [17] bize bunu gösteriyor.
Ölüm sadece yumuşak değil, aynı zamanda bu dünyaya karşı bir meydan okuma girişimi olarak “Kılıç” adlı şiirinde de yerini alıyor:
Bir tan vakti eylemini düşlüyorum,
Ayrımcı doğaya ve masaya karşı.
Kürdan kılıçlarımla, fikrimin selüloza
Düşman ordusuyla karşılayacağım...[18]
Hayata karşı meydan okumayı biraz daha açmak gerekirse, Marmara’nın Plath tezindeki kendi sözlerinden, Sartre’dan yaptığı alıntıdan biz de yararlanabiliriz:

Sartre’a göre “intihar dünyada var olmanın bir başka yoludur,” çünkü kişi bir eylem olarak ölümü seçtiğinde kendi varlığının farkına vararak, varlığının tanımını hiçlikle yapar.[19]
Bunun için “boyum bu boy kalsın” diyerek ısrar ediyor.[20] Ölümün geride kalanlar için öğretici bir görevi de var: “Veda geliyor şimdi, öğretmek için / sevgilenmeyi, uçuşan, geriye dönen vakitte.” dizelerinde olduğu gibi. Ölüme karşı tek endişesi ailesine ve sevdiklerine karşı duyduğu suçluluk hissi sanki, ama o da ölümün baskın geldiği anlarda artık geri planda kalmaya başlıyor:
Yitiyor işte gözardı edilen bedenim,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi...
Dost, ana baba ve hiçbir umudu düşünmeden
Doğramalıyım bu tiksinç vücudu beynimle! [21]
Şiirlerinde ölüm sinyallerini veren Plath’le benzerlikler olduğu böylelikle kabul edilebilir. Şiir yazarak bir süre “varolmayı” deneyen Plath gibi, Marmara da “kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim” [22] diyor kendi şiirlerine.
“Ey, iki adımlık yerküre / Senin bütün arka bahçelerini / gördüm ben!” [23], dizeleri son yazdığı şiirlerden birine ait. Kendisi gibi genç yaşta ölüp, müziği de, şiirleri de kendi hakkında yaratılan mitin gölgesinde kalan başka birini hatırlatıyor bu dizeler, Jim Morrison’u. O da “talan edilmiş bahçe” den ve onu ölüme götürmek için bekleyenlerden bahsediyordu “A Feast Of Friends” adlı şiirinde.
Ölüme yaklaşıldıkça saflığın, el değmemişliğin sembolü çocukluğa olan özlem daha da artar, gerçi çocukluğa özlem duymak için ille de ölüm arifesinde olmak gerekmez ama ölmeyi isteyecek kadar karanlığın yamacına gelince çocukluğun hepten aydınlık kalması daha anlaşılır: “Çocukluğunun asma katında, / Ruhun ağrımazdı, / yoktu ki ruhun...” “Saksıda Gizlenen” adlı şiirinde, Küçük Prens gibi çiçekle konuşma vardır. Son şiirlerinin arasına serpiştirilmiş bu dize ise ölmeden önceki ruh durumunu iyiden iyiye açıklıyor: “Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte...” [24]
Mevzubahis ölüm temasının şiirlerine bu kadar hakim olmasına bakarak Plath üzerine kendi hazırladığı tezdeki bir başlığı ona uyarlayabiliyoruz artık: “Sanatsal Yaratımla İntihar Arasındaki Bağıntı; Nilgün Marmara, Şiirlerini ve Ölümünü Nasıl Yaratıyor?”
Marmara’nın ölümle olan devamlı flörtü bakımından Plath’le olan ruh kardeşliği aşikar olsa da, şiirlerinin çok da benzeştiğini söylemek zor. Evet, bir tema olarak ölüm hep var ikisinde de, biçimsel olarak da benzerler, ama Plath’de bir yitirilmiş kadın kimliği, etrafındakileri sürekli olarak cezalandırma, erkekler tarafından yaşatılan hayalkırıklığı, aşksızlık söz konusu. [25] Feminist okumalara oldukça müsait Plath’in şiirlerinde kendini gösteren fazlasıyla incitilmiş kadın kimliği, oysa Marmara’da daha “androjen” bir kimlik var. Hatta Plath’in istisnasız her şiirinin öznesi olan “Ben”in Marmara’nın bazı şiirlerinde “Biz”e, o ve onun gibi olan, hayatın karşısında anlaşılamayan, giderek yıpranan cinsiyetsiz bir kitleye dönüştüğünü görebiliyoruz. “Gizemtaşıyıcı” ismini veriyor bu kişilere Marmara. [26]. Belki de mor rengi kastederek, “biz rengin değil, ara rengin peşindeyiz” diyor. [27] Tarih, “bize” unutturulmak isteniyordur, özellikle de “özgür çocuklara”:
Perdeler çekilir bakışına belleğin
çok önceden beri,
büyüyen ağaçlarına özgür çocukların,
vurur baltasını sinsi körlüğüyle tarih! [28]
Plath ise “Babacığım” şiirinde onu terk eden babasına sevgiyle karışık bir nefret besleyen çocuk, evlilikleri boyunca onu hayalkırıklığına uğratan, acıtan bir erkek yüzünden parçalanan bir “Ben-kadın” vardır. [29] Öte yandan Plath’in bu kişisel acılarıyla birleşen toplumsal yara damarı şiirlerinde çok daha belirgin semboller halinde kendini gösterir. “Lady Lazarus” şiirinde karşısına aldığı, ona haksızlık eden tüm dünya Nazi’dir. [30] Marmara’da ise onu kızdıran, onu inciten toplumun ona özgü son derece kapalı imgelerle verildiğinden daha önce bahsetmiştim.
Plath’in şiirlerinin bir çoğunda hastane deneyimleri, hastabakıcılar, sürekli olarak yuttuğu haplar gibi fiziksel hayata dair ayrıntılar vardır. “Ev” vardır şiirlerinde. Mutfakta kaynayan patateslerden şiir çıkarır Plath, çünkü mutfak, ve annelik onun cehennemidir bir bakıma. [31] Marmara’nın şiirlerindeyse fiziksel, somut bir dünya bulmak epey zor.
İkisinin de kullanmayı çok sevdiği ortak bir sözcük “deniz”. Denizi kadın olmanın değişkenliği, kadın hassasiyetlerindeki hareketlilik olarak algılarsak, Marmara’nın bir tek bu noktada feminenliğe yaklaşmasından bahsedebiliriz. Deniz ve ada ikisinde de kaçmaya, uzaklara gitmeye, “var olmayan” bir yerlerin özlemine tekabül ediyor.
Nilgün Marmara, Plath’in gizdökümcü bir şair olduğunu söylüyordu, biz ise ona kendi şiirlerinden bir tabirle “gizemtaşıyıcı” diyebiliriz yarattığı imgeler dolayısıyla. Sonuç olarak şiirde Plath’in simgeler denizine, Marmara’nın ise imgeler denizine kaçtığını söylemek yerinde olacaktır. Bu ayrımı daha açık bir şekilde görmek için şiirlerine yakın okuma yapılarak, karşılaştırılmaları en doğrusudur.

Sonuç
Şiirlerine bakıldığında Marmara’ya dair bildiklerimizin sanat eserinden sıyrılmasının zor olduğunun bilinciyle bu yazı sona erdirilmektedir. Bu bilinç oldukça kapalı gibi görünen imgelem dünyasının kilitlerini de çözmeye yarıyor. Ama en güzeli ve sanatın da en büyük güzelliği, bu kilitlerin sanatçının yaşamına açılan değil, okuyucuların ruhlarına açılan kilitler olmaları, o açılan yerlerde sezdirdikleri. Marmara’ya “Edebiyat dünyasından ruhu ve hayatı eşelenip gizleri dökülecek bir büyük hüzün kraliçesi geçti” düşüncesiyle yaklaşmak yerine, okuyucunun kendi algıda seçicilikleriyle şiirinin tadını çıkarması belki de en güzeli.

Kaynakça
Ayhan, Ece. Aynalı Denemeler. İstanbul: YKY, 2001.
Sivil Denemeler. İstanbul: YKY, 2001.
Şiirin Bir Altın Çağı. İstanbul: YKY, 1993
Ayhan, Ece- Süreya, Cemal. “Kargalar ve Nilgün Marmara”, Gergedan.
Brain, Tracy. The Other Sylvia Plath. Essex: Longman, 2001.
Bundtzen, Lynda K. Plath’s Incarnations. The University of Michigan Press, 1983.
İnal, Gülseli. “Siluet Integra”, Varlık. Aralık, 1992.
Marmara, Nilgün. Daktiloya Çekilmiş Şiirler. İstanbul: Şiir Atı, 1988.
Kırmızı Kahverengi Defter. İstanbul: Telos, 1993.
Sylvia Plath’in şairliğinin intiharı bağlamında analizi. İstanbul: Everest,2005. Plath, Sylvia. Ariel. (çev. Yusuf Eradam), Ankara: İmge, 1995.
Temelkuran,Ece.“ÖlmeyeYazanKadınlar”, http://www.birikimdergisi.com/birikim/der giyazi.aspx?did=1&dsid=122&dyid=2771.




[1] Temelkuran, Ece. “Ölmeye Yazan Kadınlar”, http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=122&dyid=2771

[2] Marmara, Nilgün. Kırmızı Kahverengi Defter, s. 13.
[3] İnal, Gülseli. “Silüet Integra”, Varlık. Aralık, 1992.
[4] Ayhan, Ece. Şiirin Bir Altın Çağı, s. 63.
[5] A..g.y, s. 62.
[6] Ayhan, Ece- Süreya, Cemal. “Kargalar ve Nilgün Marmara”, Gergedan.
[7] A.g.y.
[8] Ayhan, Ece. Aynalı Denemeler, s. 59.
[9] Marmara, Nilgün. Daktiloya Çekilmiş Şiirler, s. 73.
[10] A.g.y. s. 40.
[11] İnal, Gülseli. “Silüet Integra”, Varlık. Aralık, 1992.
[12] Brain, Tracy. The Other Sylvia Plath, s. 142.
[13] Marmara, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, s. 14.
[14] A.g.y. s.21.
[15] A.g.y. s.14.
[16] A.g.y. s. 33.
[17] A.g.y. s.37.
[18] A.g.y. s. 51.
[19] Marmara, Nilgün. Sylvia Plath’in şairliğinin intiharı bağlamında analizi, s. 19.

[20] Marmara, Nilgün. Daktiloya Çekilmiş Şiirler, s. 53.
[21] A.g.y. s. 101.

[22] A.g.y. s. 103.
[23] A.g.y. s. 168.
[24] A.g.y. s.175.
[25] Bundtzen, Lynda K. Plath’s Incarnations, s. 14.
[26] Marmara, Nilgün. Daktiloya Çekilmiş Şiirler, s. 33.
[27] A.g.y. s. 63.
[28] A.g.y. s. 18.
[29] Plath, Sylvia. Ariel, s. 77.
[30] A.g.y. s. 16.
[31] A.g.y. s. 40.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder